Mindfulness’a Ulaşmayı Engelleyen AKIL TUZAKLARI

Mindfulness (bilinçli farkındalık), gittikçe kaotikleşen hayatımızda bize nefes aldıracak bir kavram… An’da kalabilmek, geçmişin gölgesinin yarattığı depresyondan kurtulup, belirsiz geleceğin yarattığı kaygıyı en aza indirebilmek hepimizin hedefi… Herkes, hepimiz bu zihin / akıl durumuna ulaşmaya çalışıyoruz. Bu hedefe ulaşabilmek için aklımızın bazı tuzaklarını fark etmek ve onlardan vazgeçmeye çalışmak bu yolda atacağımız ilk adımlardır. Odaklanacağımız akıl tuzakları şunlardır:

  1. Felaketleştirme: Gelecek zaman olasılıklarını, en kötü senaryoları düşünerek kendine işkence etmek… Endişenin bir dozu aslında iyidir, bizi dikkatsiz, sorumsuz olmaktan alıkoyar. Bazen de ani bir kararla harekete geçirir. Ancak endişe, çok az veya hiç kontrolümüz olmadığı durumlarda da devreye girebilir. Ör: Uçuş korkusu, evinize hırsız girmesi… Geleceğin olumsuz ihtimalleri, en kötü senaryoları, günümüzde gerçekleşenleri yanıltır ve onlar üzerinde tahakküm yaratır.
  2. Direkt sonuca gitme: Tüm önemli, ilgili bilgi, veri ve olasılıkları incelemeden direkt sonuca gitmek… Siz fark etmeden beyin kısa yollar oluşturmayı sever. Ancak bu şekilde düşünerek, sadece geçmiş bilgi ve deneyimlerin, gelecekteki bir sonucu tahmin ettirmesine meydan verirsiniz.
  3. Tünel düşünme: Bir silindirden baktığınızı hayal ederseniz ne görürsünüz? Veya ne görmezsiniz? Tünel düşünmeyle, zihniniz olasılıkları ve seçenekleri dışarıda bırakır, tek seçenek sadece tünelde ilerlemek ve sonundan dışarı çıkmak kalır.
  4. Onay tuzağı: Mevcut düşünme şeklinizi destekleyecek bilgileri aramak… Geçmiş deneyim ve bilgiler, çevrenizdekilerin düşünceleri kararlarımıza destek olabilir/olmalıdır, ancak her zaman faydalı olmayabilirler. Onay tuzağı, ön yargının da temelini oluşturur.
  5. Rahatlık tuzağı: Başkalarının düşünce şekline kapılmak… Kral çıplak hikayesi tam bu tuzağı anlatır (Yeni kıyafet giydiğini zannederek çıplak gezen krala kim karşı çıkabilir?). Çoğumuz, bize söyleneni sorgulamayı, kaba ve müdahaleci olarak algılayabiliriz ancak duyduklarımızı sorgulamazsak, kendi düşünce mekanizmamızı harekete geçirecek içgüdülerimizi de köreltiriz. Herkesle aynı düşünmek, sosyal rahatlık sağlar ancak böylelikle özümüzü kaybedebiliriz ve kendi yıkımımıza yol açabiliriz.
  6. Ölü yatırım tuzağı: Daha önceden sarf ettiğiniz ve geri alamayacağınız çaba, zaman ve hatta belki paranın, sizi bir şeyi sonlandırmaktan alıkoyması… Bu nedenle size hiçbir getirisi olmamasına rağmen daha fazla yatırım yaparsınız ve bu süreç kara kuyu gibidir, sizi içine çeker ve geri çıkamazsınız. Tabii ki sorumluluklarınızdan, taahhütlerinizden çok çabuk vazgeçmek uygun olmaz, aksi halde hiçbir şey başaramazsınız, projelerinizde sonuca ulaşamazsınız. Ancak ‘’bırakmayı reddetme’’, sizin şimdi ve şimdiden sonra olanlara odaklanmanız gerekirken, geçmişin şimdiyi dikte ettirmesidir.
  7. Suçlama tuzağı: Ters giden bir durumun tüm sorumluluğunu birisine veya bir şeye yüklemektir. Bir durum oluştuktan sonra onu değiştiremeyeceğiniz için bu tuzağın hiçbir faydası yoktur. Ancak geçmişte olanı kabul edemediğinizde, şimdi olana da odaklanamazsınız ve onu yönetemezsiniz. Suçlama oyununun tuzağına düşersiniz. Tüm tuzaklar gibi, zihin tuzakları da sizi, farkında olmadığınızda hızlıca yakalarlar ve onlardan kurtulmak zordur. Bu tuzakların sadece ‘’farkına varmak’’ ilk ve kocaman bir adımdır. Onları fark ettiğinizde, özgürleşirsiniz. Geriye sadece harekete geçmek kalır.

**Bu yazı Gill Hasson’un Mindfulness kitabından alınmıştır

Tutulmayan sözler…

Söz vermek ne demektir? Hem Türkçe hem de İngilizce sözlüklerde baktım. “Kesinlikle yapacağını söylemek” diye açıklıyorlar. Hatta dini yorumlar yapan siteleri bile okudum. Bir hadiste “verilen sözü tutmamak münafıklıktır (iki yüzlülük)” diyor. Benim şahsi lugatımda da “bir işin altına imza atmaktır”. Tutmadığım, tutamadığım söz ruhumu, kalbimi acıtır, vicdan azabı çekerim. Unutarak veya elimde olmadan tutamadığım sözler için ise elimden geleni yaparım, özür dilerim, telafi etmeye çalışırım.

Başta ailem olmak üzere, aldığım eğitim, okuduğum kitaplar, esinlendiğim kişiler hep aynı telkini yaptılar.

Yaşadığımız toplumun dengeli, huzurlu olarak var olabilmesi, sağlıklı sınırlar koyulabilmesi, kişisel veya genel sözlerin tutulması ile gerçekleşiyor. Ehliyetimi alırken trafik kurallarına uyarak araba kullanmaya söz veriyorum. Ev kiralarken komşuları rahatsız etmemeye, gürültü yapmamaya, tepelerinden pislik dökmemeye söz veriyorum. Okula kayıt olduğumda öğretmenimin dediklerini yapmaya, arkadaşlarıma saygılı olmaya, vaktinde gelmeye söz veriyorum. Evlenirken eşimi sevip sayacağıma, onu aldatmayacağıma, iyi ve kötü günde onun yanında olacağıma da söz veriyorum. İşe girerken, mesai saatlerime uyacağıma, verilen işi eksiksiz yapacağıma, şirketimin özelini başkalarıyla paylaşmayacağıma söz veriyorum. Onlar da karşılığında belirli periyotlarda bana önceden belirlenen maaşı, primi ödeyeceklerine, kariyer planımı yapacaklarına, tarafsız olacaklarına söz veriyorlar….

Bu liste sayfalarca uzayabilir…

Kişisel seviyede de sözlerin tutulması çok önemli. Duygusal olarak, vicdanen, gece yastığa başımı koyduğumda huzurlu bir uyku uyuyabilmek için sözlerimi tutmalıyım. Var olduğum aileye, topluma borcumu ödeyebilmek için sözlerimi tutmalıyım. Sağlıklı ilişkiler için, ruhsal karmamı kirletmemek için sözlerimi tutmalıyım…

Ancak…. İnsan beşer kuldur şaşar … demiş atalarımız…

Şaşar da beklenmedik insanların şaşırması da bizi çok şaşırtıyor, sarsıyor, dağıtıyor, inancımızı sorgulatıyor…

Son zamanlarda hem şahsi meselelerimde hem de yakın çevremdekilerde pek çok tutulmayan söz vakası görüyorum. Bazıları el sıkışarak verilmiş sözler, bazıları ise yazıya dökülmüşler. El sıkışarak yapılan anlaşmaları bozmak, inkar etmek daha kolay olsa da, bozmaya niyetli olanlar yazılı anlaşmalardaki satır aralarını, yazılmayanları bulup ortaya çıkartıyorlar. Koca koca okumuş insanlar, küçük çocuklar gibi mızıkçılık yapıyorlar. Bugün A dediğine yarın Z diyebiliyorlar… Üstelik de gözünün içine baka baka, bir sürü şahitlerin olduğu halde “sen yanlış biliyorsun” diyebiliyorlar. Ne için? 3 kuruş fazla para için genellikle…

Kişisel olarak başkalarını düzeltmek, doğru yola getirmek gibi misyonumuz yok, istesek de yapamayız, haddimiz değildir. Ancak kendimize bakıp, kendimizi düzeltirsek, bir nebze yakın çevremize etki yapabiliriz.

Bu sene başında Küçük Ruhun Hikayesi başlıklı bir yazı yazmıştım, aynalamaya giriş olarak.Pratiğe yansıması şöyle olabilir:

Benim etrafımda bir sürü sözünü tutmayan insan var. Hem bana, hem de yakın arkadaşlarıma. Arkadaşlarımın ki hayrete düşürürken, benim yaşadıklarım ise beni yaralıyor, madden zarara sokuyor, inancımı zedeliyor. Demek ki bu konunun enerjisi etrafımda dolaşıyor. Şimdi ve burada “verilen sözler” hakkında bir farkındalık keşfetmem gerekiyor… Tüm bunlar bana ne anlatıyor olabilir?

1- Benim verip de tutmadığım sözler var mı? Ara sıra aramayı atladığım arkadaşlarım, danışanlarım olabiliyor. Nihayet aradığımda özür dileyip, telafi etmeye çalışıyorum. Ödenmemiş borcum yok. Uzun zamandır kerhen söz vermişliğim de olmuyor açıkçası, gerçekten kalben istemediklerimden uzak durmaya çalışıyorum.

2- Beni yaralayanlardan ne öğrenebilirim? Bunun için önce onlar hakkında aklıma ilk gelen sıfatları düşündüm: “hain” ve “korkak” geldi. Kendi içimde bu sıfatların ne anlama geldiklerini bulmaya çalıştım. Hain sıfatı için bir meslektaşımdan bana regresyon terapisi uygulamasını rica ettim. Enteresan çıkarımlar oldu, korkak sıfatını da içine alan… Bu tarz kişilerle yüzleşmekten çekindiğimi, tatsızlık çıkmasın diye alttan aldığımı, hatta hakkımı bile teslim ettiğimi fark ettim!! Ancak regresyon terapisinin sonundaki şifalanma bölümündeki mesaj çok güçlüydü. Atatürk’ün enerjisini hissettim, bana mesajı şuydu: “Biz Kurtuluş Savaşı’nı kazandık, sen bu kıytırık meselelerle mi başa çıkamayacaksın?” üffff, utandım valla…

Bir de kimle, ne konuda olursa olsun, tüm anlaşmaları yazılı yapmam gerektiğini idrak ettim 🙂 (Kanunen email bile yeterliymiş.)

Sizin hayatınızda bu aralar hangi enerjiler yoğun? Çoğu zaman kendi içinize dönerek veya bir araç ile farkındalık yaşayabilirsiniz (çeşitli kartlar – arketip, tarot, melek vs – i ching – okuduğunuz kitap – seyrettiğiniz film vs olabilir). Çok zorlanırsanız da destek istemekten çekinmeyin. Enerjinin içinden geçmek zor gibi görünse de içinde kalmaktan kat be kat iyidir. Özgürleştirir!!

Hele bir de kendimize verdiğimiz ancak tutumadığımız sözler var ya… Ansiklopedi yazılır bu konuya….

Kendini ifade – 7.5 yaşın dürüstlüğü

Sınır koymak, gerçek duygularımızı, beklentilerimizi ifade etmek, istemediğimiz şeylere hayır diyebilmek…

Çocukken rahatça yapabilirken, hangi yaşlarda bunları yapmaktan vazgeçiyoruz? Başımıza gelen hangi olaylar bizi, kendimize sansür koymamıza yol açarak, dürüstçe konuşmaktan alıkoyuyor?

Bu sorular terapi odalarının ana temaları. Tüm psikolojik, psikosomatik rahatsızlıkların altında bu konular var. Terapistler bu sorulara, dürüst, içten, samimi cevaplar buldurmaya çalışıp, hayatlara uygulatmaya çalışıyorlar. Gerçek ben’e ulaşmak, kalbimizin dileklerine kavuşmak için…

Yetişkinler açıkça konuşulmayan gerçekleri, duyguları paylaşmak isteğiyle doluyken neler yaşarlar?

Önce gerçekler, artık bastıramayacakları kadar fokurdar insanın içinde, acı vermeye başlar.

Arkadaşlarla konuşulur, hatta gerekirse koçlarla, terapistlerle… Bir sürü kişinin fikri alınır. Genellikle farklı açılardan bakanlara sorulur ve sonunda iyice çorba olunur…

Tüm bu sürede, sağlıklı bir konuşma yapacak duygusal denge bozulduğu için, nihayetinde adeta patlama yaşanırcasına gerçek duygular “dökülür”.

Akabinde iki sonuç olur. Eğer  karşı taraftan olumlu tepki alınırsa “ay şimdiye kadar aklım nerdeydi, salak kafam, boşu boşuna kendime işkence çektirerek zaman kaybettim” denerek mutlu olunur.

Eğer karşıdan beklediğimiz cevabı alamazsak, önce hayal kırıklığı yaşarız. Ardından adeta uygunsuz bir şekilde yakalanmış gibi utanç ve pişmanlık hissederiz. Tabi önce karşımızdakine sonra da kendimize duyduğumuz öfkeyi de unutmamalı… Bu noktada tekrar destek ve savunma mekanizmalarına başvurulur…

Her durumda hissedilen ortak his “rahatlama” ve “hafifleme”dir! Birden taşıdığı tüm yükleri atmış balon gibi havalanıveririz. Adeta yeni nefes almayı öğrenmiş gibi derin nefesler alırız. Kafalar hala karışık olsa da içsel bir dinginlik ve keyif hali yaşarız. Sonuç ne olursa olsun görüşümüz berraklaşır, hayata bakışımız netleşir. Farklı bir umut dolar içimize “eee şimdi bakalım neler olacak? what is next?” 

Yetişkinlerin yukarıdaki süreci yaşamaları farklı sürelerde olur, birkaç saatten, birkaç güne, haftaya hatta yıla uzayabilir… Peki 7.5 yaşındaki (henüz aksi telkin yapılmamış) bir çocukta nasıl olabilir? 

Bu sabah bunu gözlerimle deneyimledim 🙂 Kar tatili yüzünden günlerdir evde kalan kızımı eğlemek için yakın oturan arkadaşlarıyla program ayarlamaya çalışıyorum. Dün gece de bir arkadaşının bize gelmesi için annesi ile program yaptık. Kızım o arkadaşı ile oynamayı çok sevdiği için ona sorma ihtiyacı hissetmedim. Bu sabah, öğleden sonra arkadaşının geleceğini söyleyince birden ters bir tepki geldi: “Hayır, onun gelmesini istemiyorum!”

Çok şaşırarak, “Neden, ne oldu?”

– “Onun gelmesini istemiyorum, ben onlara gideyim…”

– “Biz annesi ile program yaptık, bugün o gelecek, başka bir zaman da sen gidersin.”

– “Hayır, onun gelmesini istemiyorum!”

– “Peki neden? Her zaman bayılırsın onunla oynamaya…”

– “O odamı çok dağıtıyor, her şeyi yere fırlatıyor sonra da toplamadan gidiyor, ben toplarken çok yoruluyorum!”

Kızımın oyun odasını toplamak onun sorumluluğunda, bu konuda taviz vermiyorum 🙂

– “O zaman geldiğinde söylersin.”

– “Hayır son sefer söyledim ama beni yine de dinlemedi, gelmesini istemiyorum. Annesini ara ve söyle!”

Ne istediğini de kesin bir şekilde ortaya koydu! Ben onu yatıştırmaya, ayıp olur falan diyerek ikna etmeye çalıştım ama nafile… Başımda durarak arkadaşının annesine mesaj attırttı. “Benim söylediğimi söylersin” diyerek de sorumluluğu üstüne aldı!

Ben çekinerek anneye mesaj attım, biz anneler kızlarımızı koruma adına belki üzülürüz, alınırız, savunmaya geçeriz, küseriz diye endişeleniyordum. Kızımın kızı ile konuşmak istediğini söyledim. Kızım telefonu eline aldı ve açık ve net şekilde arkadaşına şunları söyledi: “Ben senin bize gelmeni istiyorum ama geçen sefer çok dağıttın ve sen gittikten sonra ben çok zor topladım. Eğer bir daha o kadar çok dağıtmayacağına ve oyun bitince toplayamaya yardım edeceğine söz verirsen bize gelebilirsin.” Arkadaşının cevabından sonra da “tamam seni bekliyorum” dedi ve telefonu kapattı. Ne dedi arkadaşın diye sordum, “Tamam söz veriyorum” dediğini söyledi…

Bu kadar basit aslında galiba… alınmaca, gücenmece, darılmaca yok…

Çocuk eğitmek – 10 dakikalık servis gecikmesinin anatomisi

Eğitim şart! Hepimiz çocuklarımızı imkanlarımız dahilinde en iyi okullara göndermeye, pek çok aktiviteye dahil etmeye çalışıyoruz. Uzmanlara danışıyoruz, kitaplar okuyoruz. Ancak en önemli konuyu atlıyoruz, onlara örnek olmayı… hayatın en küçük detaylarında…

8 yaşındaki kızımı 3 haftalık bir yaz kampına yazdırmıştım ve bugün ilk haftanın son günüydü. Kamp evimizden bayağı uzak olmasına rağmen çok methedildiği için denemek istemiştik. Aslında kamp çoğu katılımcıya uzaktı, hemen hemen tüm çocuklar da servis kullanacaklardı. Kampın ilk günü, kızımın 2. sırada alınacağını ve yaklaşık 35 dakikalık bir toplanma süresinden sonra ana yola koyulacağını ve toplam 1 saat civarında kampta olunacağını öğrendim. Eh, gülü seven dikenine katlanır, sonuçta dünyanın her yerinde her gün okula 1 saat yürüyen çocuklar yok mu? Bizimkiler şanslı bile…

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve çocukların toplanması her sabah 1 saati buldu, kampa 1.5 saatte varıldı. Kızımı araba tuttu, servis nedeniyle kampa gitmek istememeye başladı. Ben de servis şirketini aradım, onlar da haklı, toplam çocuk sayısı anca bir minibüs ediyor ve hemen hemen herkes sitede oturduğu için sitelere girip çıkmak vakit alıyor. Hele bir de çocuk birkaç dakika geç kalırsa, yandılar… Yine de ikinci haftadan itibaren ikinci minibüsü devreye koyarak çocukları bölmeyi kabul ettiler.

Ben de kızımı rahat ettirmek adına, bu hafta bitene kadar, onu sabahları servisin son toplama noktasına götürmeye karar verdim. Normalde kızım kapris pek yapmadığı için gerçekten rahatsız olduğunu biliyordum.

Uzun girişten sonra bu sabah yaşanan küçük olaya gelelim … servis 10 dakika kadar geç kaldı (toplam 1 saat toplanmanın üstüne). Arabada beklediğimiz için rahatız ama neden? Servis şoförünü aradığım zaman bir çocuğun uyanamadığı için onu 10 dakika beklediklerini öğrendim … ve o an çıldırdım!!

Ben –  “Nasıl yani, bir çocuk için tüm çocukları bekletiyorsunuz ve kampa geç kalıyorsunuz, öyle mi?

Şoför – “Annesi telefon etti, çocuk uyuya kalmış, beklememizi istedi.”

Ben – “Anne tabi ister ama sizin beklememeniz lazım, servisler prensip olarak en fazla bir dakika bekler gider.”

Şoför – “Evet haklısınız ama sonra beklemeyince anneler bağırıp kızıyorlar. Bizi şikayet ediyorlar.”

Ben – “Diğer çocuklara haksızlık olmuyor mu? Madem çocuk geç kalıyor ya anne kampa götürür ya da arkanızdan size yetişir. Ben sizin yolunuza geliyorum ya…”

Şoför – “Herkes sizin gibi anlayışlı değil, ben de emir kuluyum, bir şey diyemem.”


Bu basit görünen olaya taraflar açısından bakarsak, şöyle düşünüyor olabilirler:

Geç kalan çocuğun annesi… “Kampa ve servise dünyanın parasını ödedim, ne var çocuğumu birkaç dakika beklerlerse? Alt tarafı yaz kampı, askeri kamp değil neticede, biraz geç kalsalar bir şey olmaz. Hele bir beklemesinler, kıyameti koparırım. Çocuğum kendi başına kalkamaz, kendini idare edemez, daha küçük o.”

Şoför… “Bu İstanbul trafiği de felaket. Ne yapayım doldurmuş şirket sahibi dağınık oturan çocukları, netice de benim yüzümden geç kalınmıyor. Ben zamanında başlıyorum. Bana bağırılmasın, ben şikayet edilmeyeyim de ne isterlerse yaparım. Şu son binen kızın anası da dert oldu başıma.”

Servis şirketi…“Çocuklar şikayet etmese ne güzel halletmiştik. Nereden çıktı şimdi bu kadın. Her gün arıyor. Ne var oturuversin çocuğu, amma nazlıymış. İkinci minibüse de para ver şimdi, ben az kazanacağım.”

Geç kalan çocuk…“Üf şu yaz kampı da nereden çıktı. Bütün gün havuzda, ipod falan oynamak varken. Zaten uykum da var, yaz tatili değil mi, gece yarısına kadar otururum. 3 ay yetmez tatil 5 ay olmalı. Sabahları kalkmak çok zor. Servise geç mi kaldım, haberim yok. Annem uyandırmadı. Ben çalar saatle uğraşamam. Annem halletti, Ailem benim için her şeyi halleder.”

Benim kızım…“Annem çıldırdı! En iyisi susup sessizce servise binip gideyim.”

Ben…“Kimse üstlendiği işi hakkıyla yapmıyor. Sorumluluğunu almıyor. Konuşsan ne fayda? Havanda su dövüyorsun. Koca koca unvanlı adamlar sınırları çizemezken bu ülkede, servis şoföründen nasıl beklersin? 50 yaşındaki adamların donlarını anneleri yıkarken, 8 yaşında bir çocuğa çalar saatin önemini nasıl anlatırsın? Michelle Obama 6 yaşında başlamış çalar saat öğretmeye çocuklarına, biz de 60’ında bile herkes her yere geç kalıyor ve kimse umursamıyor. Ülkenin Ata’sına saygı gösterilmezken, başkalarına saygıyı nasıl öğretirsin?”

Neyse … Ben yine de kızımın her sabah çalan 2 alarmını kurmaya devam edeyim (biri kalkmak, diğeri servise inmek için) çantasını geceden ona hazırlatayım,  yaz kış saat 10’u geçirmeden yatırayım, başkalarına saygılı olmasını anlatayım, haksızlığa uğradığında teselli edeyim.

Bu arada çocuklar uyuya kalmaz, anneler kalır!

Hangi psikoterapi modeli bana uygundur?

Halen onlarca farklı terapi modeli bulunmaktadır. Kişi, ihtiyacına ve maddi,
manevi imkanlarına göre farklı çalışmalara ulaşabilir. Önemli olan seçilen terapi
modelinin deneyimsel ve dönüştürücü “experiential and transformational”
olması gerekir. Sadece akıl seviyesinde yapılan terapiler semptomları geçirebilir
ancak kesin ve derin bir tedavi sağlamayabilir.
Bireysel psikoterapi belirli bir tema için tercih edilebileceği gibi, kişisel gelişim
konusunda da faydalı olabilir. Aynı dili konuşuyor olmak birbirimizi yüzde yüz
anlıyoruz anlamına gelmez. Çoğu zaman söylediklerimiz ile duygularımız,
isteklerimiz uyuşmaz. Çeşitli nedenlerle kendimizi olduğumuzdan farklı ifade
ederiz bu da ilişkilerimize yansır. En önemlisi de kendimizle olan ilişikimize
yansır. Psikolojik bir sıkıntının özünde, kalp ile akıl arasında çelişki yatar çoğu
zaman…
Dikkat edilmesi gereken ve çoğu zaman da ihmal edilen bir husus vardır. Bazı
psikolojik sıkıntılarımızın kaynağı biyolojik olabilir. Hormonal değişiklikler,
mineral, vitamin eksiklikleri, çeşitli biyolojik hastalıklar da psikolojimizi etkiler.
Bu nedenle psikoterapiye başlanmadan önce genel bir sağlık taramasından
geçmek faydalıdır.
Kişisel pratiğimde, farklı ekollerde aldığım tüm eğitimleri harmanlayarak
eklektik bir terapi tarzı uyguluyorum. Kendi terapi tarzımın özelliklerini
sıralamam gerekirse:

  • Deneyimsel ve dönüştürücü çalışmalar içeriyor
  • Bilinçdışı ve bilinçaltını devreye sokacak egzersizler yer alıyor
  • Seans dışında kitap, film önerileri ve çeşitli farkındalık kazandırıcı ödevler
    içeriyor
  • Seans aralarında email ve gerekirse mesaj ve telefon aracılığıyla
    iletişimde kalınıyor
  • Sorun ne olursa olsun, varoluşçu temalara değiniliyor (hayat amacı, yanlız
    kalma korkusu, ölüm korkusu, sorumluluk/özgürlük temaları, …)
  • Belirli sayıda seans yaptıktan sonra (kişiye göre farklılık gösterir) molalar
    vererek farkındalıkların, deneyimlenilenlerin hayata aktarılıp
    aktarılamadığı kontrol ediliyor
  • Benimle çalışmak isteyen bir danışandan kendini ve problemi,
    beklentisini anlatan bir yazı talep ediyorum (e-posta olarak). Akabinde
    istenirse, kısa bir telefon görüşmesinin ardından randevulaşıp, ilk
    görüşmeye hazırlanıyorum. Gelen yazı, danışan hakkında vakit
    kazandırıp, çok önemli ipuçları verip, benim terapist olarak nasıl destek
    olabileceğim hakkında da bir kanaat oluşturuyor.
  • Benim kişisel çalışma stilimde, bir seans 60 ila 90 dakika arasında değişir.
    Deneyimsel, dönüştürücü terapilerde bilinçdışı imgeleme çalışmaları,
    biraz daha uzun zaman gerektirir. Başlangıçta 90 dakika süren bir seans,
    danışan deneyim kazandıkça, 60 dakikaya kadar inebilir. Ortalama 75
    dakika civarındadır.

Her psikolog terapi yapabilir mi?

Hayır! Psikoloji lisans eğitimi, psikoloji hakkında teorik bilgiler verirken, belli
konulara odaklanarak araştırma yaptırtır. Bazı bölümler staj imkanı sağlayabilir.
Master veya doktora eğitimi, odaklandığı uzmanlık alanına göre bir miktar
terapi deneyimi kazandırabilir.
Terapi yapan psikolog (Psikoterapist) veya psikiyatr seçtiği terapi modelinin
eğitimini, genellikle, eğitim vermeye yetkili birisinden, bir merkezden alır. Bu
eğitim teorik bilgiler, terapiste ‘’öz-farkındalık’’ kazandıracak çalışmalar
içermelidir. Ardından da süpervizyon süreci olmalıdır. Öz farkındalığı yüksek bir
psikoterapist, danışanına gerekli empatiyi de göstererek, onu deneyimsel ve
dönüştürücü bir terapi sürecine alabilir.

Zor zamanları aşmak… Yeni bir yola girmek…

Lynn Robinson ile 7 sene önce tanıştım. Kendini sezgisel danışman ve yazar olarak tanıtıyor. Ülkemizde Ruhun Pusulası kitabı ile tanınıyor (Akaşa Yayınları, 2004). Ruhun Pusulası, sezgilerimizi kullanarak hayatımızı nasıl kolaylaştırabileceğimizi anlatan çok yalın ve etkin bir kitap… Lynn ile tanışma fırsatım da oldu. Yazdıklarını yaşayan ender kişilerden birisi…  (www.lynnrobinson.com)

Türkçe’ye çevrilmeyen başka bir kitabından  (LISTEN: Trusting Your Inner Voice In Times of Crisisbir bölümü sizinle paylaşmak istedim. Zor zamanları aşarken aşağıdaki yazı ilham verebilir…
Sevgilerimle…

 İşlerin ters gitmesi bizi daha iyi bir yere götürebilir – eğer izin verirsek. ”           Anne Wilson Schaef

Başarısızlık yaşadığınız bir dönemde misiniz? Belki işten çıkartıldınız, iflasın eşiğindesiniz veya çok çirkin bir boşanma sürecindesiniz. Aksini dileseniz de, bu durumlar acı ve zorluklarla doludur. Genellikle bu zor zamanlarda Yaratıcı Güç’e yönelir ve inancımızı, ruhsal bağlantımızı derinleştiririz. Yazar Paul Brunton şöyle ifade eder: “ hayatın sunduğu bir olayı ruhsal büyümeye yöneltebilirsek, o olay kötü olarak nasıl kalabilir ki… ”

İçgörümüz, hayatlarımızın büyük resmini görebilen içimizdeki bilge tarafımıza bağlıdır ve yaşam yolumuzda ilerlemek için neye ihtiyacımız olduğunu bilir. Sabır, güven ve inanç, hayat bize beklenmedik bir rüzgar estirdiğinde gerekli olur. Başarısız olmanız için esmez bu rüzgar. Evren’in ne yaptığını bildiğini kabul etmek zor olabilir, lakin belki de bu en az zorlayıcı olandır. Akışla beraber gitmenize ve doğmayı bekleyen yeni ve muhteşem bir hayatın sizi beklediğini bilmeye ihtiyacınız vardır.

Zor zamanlar asla devamlı değildir. Bir aksaklık yaşadığınızda, bunun sonsuza dek sürmesinden korkarsınız. Ancak, genel olarak hayatın pek çok  hayal kırıklıkları göreceli olarak kısa ömürlüdür. Hatırlamamız gereken, hepimizin yaşamımız boyunca bir noktada başarısızlığı deneyimlediğimizdir. Aktör Mickey Rooney’in dediği gibi  “ başarıya giderken, daima başarısızlıktan geçersiniz ”. Bir de başarısızlık, kendinizi içinde bulduğunuz bir durum veya olaydır. Ancak kendinizi başarısızlık olarak tanımlamaya başlarsanız tehlikeli bölgeye girersiniz.

Hayat size limonlar gönderdiğinde ve siz henüz limonata yapmayı keşfetmediğinizde, atacağınız adımlar neler olabilir?

SABIRLI OLUN :  Bu bir değişim zamanıdır ve herşey kendi ritmiyle oluşur. Süreci hızlandırmaya çalışarak çok az şey kazanabiliriz. Gitmek istediğiniz yere varmanız daha uzun süre alıyorsa, bunun bir nedeni olabilir.  Genellikle, krizin tam göbeğindeyken “ bu neden benim başıma geliyor ” sorusuna cevap bulmak zordur. İlahi bilgeliğin hayatınızda rol almasına izin verin.

EĞLENİN : İşsiz, parasız ve şanssız olduğunuz bir dönemde, eğlenmek öncelikle listenizin en alt sırasında olabilir. Onu yukarıya doğru dürtükleyin. Kendinizi mutlu etmek için yapabileceğiniz ucuz veya bedava şeylerin listesini çıkartın. Zor bir zamandan geçerken, gereksiz yere acı çekmek bir meziyet değildir.

YARDIM ve REHBERLİK İSTEYİN :  Kendinizi açıp, yaşadıklarınız hakkında konuşursanız, yardımcı olmak isteyecek arkadaşlarınızın sayısı sizi şaşırtabilir. Bunu tek başınıza yaşamak zorunda değilsiniz. Ancak çok zor bir dönemde olup, ciddi bir depresyon yaşıyorsanız, bir uzmanla konuştuğunuzdan emin olun.

KENDİNİZE NAZİK OLUN :  Yapılmış hatalarla ilgili kendini dövmek ve “ ben ne yaptım? ” çamuruna bulanmak zamanı şimdi değildir. Başarısızlık zamanlarında pekçok kişinin en zor mücadelesi, bu süreçte kendisini nasıl seveceğini bilebilmesidir. Kalbinizi ve aklınızı açık tutun. Sizi doğru yöne yönlendirecek içgüdü ve bilgeliği, en ihtiyaç duyduğunuzda bulacaksınız.

KENDİNİZLE POZİTİF KONUŞMA PRATİĞİ YAPIN :  Pesimistseniz, muhtemelen kendinizle negatif konuşmaya çok zaman ayırıyorsunuzdur. “ ben bunu yapamam ”, “ hiçbirşey bana yaramıyor ” veya “ çok kötü şansım vardır ” bunlar genel örneklerdir. Yakın zamanda bir görüşmeniz varsa veya bir konuşma yapacaksanız, kendinize ne dediğinize dikkat edin! Hislerinizde çok büyük farklılıklar yaratabilir. Herhangi bir pesimist, olumsuz  düşünceye odaklandığınızda, bilinçli olarak odağınızı değiştirmeye çalışın.

Kendinize söyleyebilecekleriniz ;

“ Bunu atlatacağımı biliyorum. ”

“ Sakin ve rahat olmak için bugün ne yapabilirim? ”

“ Iyi yaptığım pekçok şey var ve bugün onlara odaklanacağım.”

“ Küçük şeyler için terlemeyin ” kitaplarının yazarı , Richard Carlson’dan bir alıntı ile bitireceğim;

“ Korkuyu serbest bırakın. Evren sonsuz sayıda fırsata sahiptir. Etrafımızda bol miktarda mevcuttur. Hemen şimdi, sizin yolunuza çıkan bir şey görüp, şaşırabilirsiniz! ”

Kaygınızı şu dakika düşürün! 3 derin nefes tekniği…

Bedenimizde iki çeşit sinir sistemi vardır: sempatik ve parasempatik. Sempatik sinir sistemi, harekete geçirip, enerji verip, kaç-savaş cevabını üretirken bizi yaşlandırır! Parasempatik sistem ise rahatlatır, sakinleştirir. Beden dinlenmedeyken gerçekleşen aktivitelerden sorumludur: yenilenme, oranım, güçlenme…

Derin nefes alımının parasempatik sinir sistemini uyardığını artık biliyoruz. “Bedenin tüm otomatik fonksiyonları içinde (kardiyovasküler, hormonal, bağışıklık, sindirim, …) sadece nefes bilinçli bir şekilde kontrol edilebilir” diyor Dr. Richard P. Brown ve Dr. Patricia L. Gerberg, Nefesin İyileştirme Gücü kitaplarında (the Healing Power of The Breath). “Bilinçli olarak nefesin hızını, derinliğini ve paternini değiştirilerek, bedenin solunum sisteminden beyine giden mesajlarını değiştirebiliriz. Bu mesajlar bedenin kendi lisanında gittiği için beyin de anlayıp cevap verebilir. Solunum sisteminin mesajları hızlıdır. Düşünce, duygu ve davranış düzenleyen beyin merkezlerinin üzerinde de çok güçlü etkileri vardır.”

Yazarlar kitaplarında, stresi ve gerginliği azaltıcı çeşitli derin nefes tekniklerini anlatıyorlar. Burada en temel 3 tanesinden bahsedeceğim:

Uyumlu Nefes (Coherent Breathing)

Özetle dakikada 5 nefes alıp vermektir. Dakikada 5 nefes, kalp hızı değişkenliğini (HRV – heart rate variability) optimuma getirir. HRV, parasempatik sistemin ne kadar iyi çalıştığını gösteren bir ölçümdür. Yüksek HRV’nin, sağlıklı kardiyovasküler sistem ile strese kuvvetli cevap veren sistem ile direk ilişkilendirilmiştir. Bu nefesi uygulamak için 5 sn’de tek bir nefes alıp, 5 sn’de tek bir nefes verebilirsiniz. (5’e kadar ritmik sayarak nefes alıp, aynı şekilde nefesi vererek dakikada yaklaşık 5 adet nefesi tamamlayabilirsiniz.)

Dirençli Nefes (Resistance Breathing)

İsminden de anlaşılacağı gibi, nefes akışına direnç göstererek nefes alıp vermektir. Dilin ucunu üst ön dişlerinin arkasına değdirip, dişleri kapatıp, dudakları büzerek bu nefesi uygulayabilirsiniz. Bir pipeti kullanarak da yapabilirsiniz. Bu nefesle boğaz kaslarını sıkılaştırıp, nefes borusunun ağzını ve ses telleri arasındaki mesafeyi de daraltırsınız. Tüm müzikal sesler ses tellerini kısarak çıktığı için şarkı söylemek ve chanting denen meditatif melodiler seslendirmek, bu nefes şekline örnek olur.

Nefesi Gezdirmek (Breath Moving)

Hayal gücünüzle nefesi dolaştırın! Brown, bu nefesi içsel masaja benzetiyor… Uyumlu nefesle odaklanma zorluğu yaşayanlar için farklı bir deneyim olabilir. Hayalinizde bir güzergah belirleyip onu takip ediyorsunuz. Kitaptan bir örnek:

  • Nefes alırken, nefesi başınızın tepesine götürdüğünüzü hayal edin
  • Nefes verirken, nefesin omurganızın en altına, iki bacağınızın birleştiği yere gittiğini hayal edin
  • Her nefes alışınızda, nefesi başınızın tepesine çıkartın
  • Her nefes verişte, nefesi omurganızın bittği yere taşıyın
  • Bu yolu, nefesinizle on defa dolaşın

Nefesi gezdirmenin tarihçesi de enteresan. Yazarlar, 11. yüzyıl civarlarında, Rus hırıstiyan ortodox hesychat (?) rahipleri tarafından yaratıldığını bulmuşlar. Kutsal rus askerlerine, kötülüğü engellemeleri ve onları güçlendirmeleri için, bu nefes öğretilirmiş…

Özellikle bu dönemde, hepimizin birkaç dakikalık nefes molalarına ihtiyacı oluyor… denemesi bedava!

Yaşam amacınızın rehberi: Carl Rogers

Klinik doktora derslerimizden birinde bir kuramcıyı detaylı incelememiz gerekiyordu. Ben de Carl Rogers’ı seçtim, Danışan Merkezli Terapi’yi bize sunan kişi. Onun hakkında okudukça etkilenmem arttı ve sizinle paylaşmaya karar verdim…

Carl Rogers, 1902’de Illinios’de doğdu. Oldukça muhafazakar, çiftçilik yapan bir ailesi vardı. Ergenlik döneminde içine kapanık olarak, zamanının çoğunu doğada geçirdi. Üniversite’de önce Tarım okumaya başladı. Bir yandan da Papazlık okuluna gidiyordu. Sonra tarımdan tarih bölümüne geçti. Pekin’e yaptığı bir ziyaret esnasında “Hayatında ne yapmak istiyorsun?” diye bir seminere katıldı ve papazlık eğitimini bırakmaya karar verdi! Akabinde Columbia Üniversitesi’nde klinik psikoloji doktorasına kayıt oldu ve psikoloji alanına giriş yaptı. Mezuniyeti ile beraber 87 yıllık hayatının son günlerine kadar devam edecek çok başarılı bir kariyere adım attı.  Hümanistik psikolojinin tanımlanmasında çok etkin rol aldı. 2 defa APA’dan (Amerikan Psikologlar Derneği) ödül aldı, bir dönem başkanlık yaptı. Psikolojinin yanı sıra aktif olarak dünyanın çeşitli yerlerinde barış görüşmelerinde de aktif rol aldı, ölümünden kısa bir süre önce Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi. Amerika’nın en etkin psikologlarından biri olarak halen kabul edilmektedir.

Onun eserlerini okumaya başladığımda beni en çok etkileyen bir önceki depresyon yazımda açıklamaya çalıştığım “olmamız gereken kişiden uzaklaşma” fikrini mükemmel bir şekilde ortaya koymasıydı. (Carl Rogers’la aynı düşünüyormuşuz demek istemem çünkü aşağı yukarı “insanı anlamaya” çalışan herkesin içinde olan bir anlayıştır bu.) Gerçekten olmamız gereken kişiden uzaklaştıkça problemler çıkmaya, hayatımız anlamsızlaşmaya başlıyor. Mesafe arttıkça patolojiler de artıyor, depresyona, yoğun psikoza kadar varıyor konu. Bu konuyu burada detaylandırmaya sayfalar yetmez, daha fazla okumak isterseniz en meşhur kitabını okumanızı öneririm. Geçen sene Okuyan Us’dan çıkan, dünyada milyonlarca satmış”Kişi olmaya Dair – On becaming a person” isimli eseri.

Carl Rogers’ı etkileyini yapan insana olan inancıydı. İnsanın kompleks bir organizma olduğunu ve bu kompleksitenin de arttıkça, ona esneklik verdiğini ve bu sayede büyük veya küçük felaketlere esneklik ve adaptasyon kazandırdığını anlatmaya çalışıyordu. Bunu anlatırken de eko sistemden örnek verirdi. Orman ile mısır tarlasını mukayese ederdi: Orman, gayet kompleks bir organizmadır ve eğer zararlı bir böcek bir bitkiyi yok ederse, orman onu telafi edecek yapıyı oluşturabilir. ancak zararlı böcek mısır tarlasına girerse, tarlayı tamamen yok eder, ortada tozdan başka birşey kalmaz!

Rogers’ın terapi dünyasına kazandırdığı önemli bir konu da danışanı terapisti ile eşit konuma koymasıydı. Danışanın kendisi için en iyiyi bildiğini savundu. Terapinin süresini, içeriğini, yoğunluğunu danışan belirlerdi. Terapistin sadece üç görevi vardı:
1- Uyum: Danışanı ile tam bir uyum içinde olmak, kendi görüşleri ne olursa olsun. Asla yönlendirme yapmaz.
2- Empati: Danışanını her koşulda kabullenmek
3- Saygı: Her an, tam saygı göstermek

Rogers tanı konmasını, kişinin etiketlenmesini de istemezdi. İnsan “olması gereken kişiliğe” yakınlaştıkça tüm rahatsızlıkların hafifleyeceğine, hatta tamamen geçeceğine inanıyordu. Yaklaşık 50 sene boyunca da binlerce kişiyle yaptığı çalışmalarla bunu ispatladı. Diğer kuramcılar onun yaklaşımını “hafif ve etkisiz” olduğunu söyleyebilirler ancak ben şahsen bu noktada onların egolarının devreye girdiklerini düşünüyorum. Çünkü bu yaklaşım onları herşeyi bilen “Tanrı” katından indiriyor. Danışanları ile eşit bir konuma getiriyor…

Tüm bu kavramlar halen yoğunlaştığım Regresyon Terapisinin de özünü oluşturuyor ve doğru yöntemle çalıştığımı bana hatırlatıyor 🙂

Eğer psikolojiye merakınız varsa ve özellikle “insan olmak”, “yaşam amacı nedir” gibi başlıklar ilginizi çekiyorsa yukardaki kitabı okumanızı tavsiye ederim….