Ah şu güven meselesi

Formsanté Dergisi için keyifle gerçekleştirdiğim röportaj: İkili ilişkilerde güven

 

İdeal bir ilişkinin, uzun süreli paylaşımların ilk kuralı… O olmadan hiçbir şey sağlıklı ilerlemiyor. “İkili ilişkilerde güven” dosyasını açıyoruz!

Kabul ediyoruz, bu devirde birilerine güvenmek çok zor. Ama onsuz olmuyor ya da kaliteli bir ilişki yaşanmıyor. Yokluğunda hep kıskançlık, tartışma ya da bunlara benzer olumsuz durumlar ortaya çıkıyor. Peki problemin kaynağı ne? İkili ilişkilerde yaşanan güvensizliğin nedeni aslında karşınızdakine değil de kendinize olan güvensizlik olabilir mi? Klinik Psikolog ve İlişki Terapisti Şeniz Ünal, tüm detaylarıyla güvensizlik ile ilgili merak ettiğimiz soruların yanıtlarını veriyor.

Nedir bu güven? Neden bu kadar önemli?
Birisine güvenmek; onun sorumluluk sahibi olduğunu düşünerek, ona inandığınızı, yanında fiziksel ve duygusal olarak güvende olduğunuzu hissetmek anlamına geliyor. Güven ilk görüşte vardır ya da hissedilir diyemeyiz. Zamanla, her iki tarafın karar vermesiyle, niyet etmesiyle inşaa ettiği bir durum. Güveni talep veya ispat edemezsiniz. Bu, kişisel bir seçim. İlişkide tek taraflı güven maalesef olamaz. Güvenin oluşması için her iki tarafın da kendini açmaya, yaralarını, hassas olduğu konuları paylaşmaya niyetli olması gerekiyor. Ancak çoğu ilişkinin yüzeysel yaşandığını, kadınların diğer kadın arkadaşlarıyla daha yakın olduklarını, erkeklerin de genellikle özel konularda kimseyle veya ender olarak birkaç kişiyle az da olsa konuştuğunu duyuyorum. Bu noktada her iki tarafa “İlişki nedir ve temelinde neler var?, İdeal ilişki sizce nasıl olmalı?” gibi sorular sorduğumda ise maalesef tatmin edici cevaplar alamıyorum. Ne ilişkiye başlamadan ne de sonrasında birlikteliğin anlamının, nedenlerinin çok az düşünülmüş olduğunu fark ederek üzülüyorum. İnsanlar hayatlarını etkileyecek çok önemli bu kararı fazla düşünmeden veriyor. Bizimki gibi kabile toplumlarda erkeğin ve kadının özgeçmişleri (farklı konu başlıklarında) en önemli konu oluyor. Ardından karşılıklı olarak ilgi ve alaka gösterme derecesi geliyor. Güven başlığı ise şimdilerle telefon ve sosyal medya hesaplarının şifrelerinin paylaşılması ile eş anlamlı maalesef…

Özellikle güven teması baz alınarak, ideal ilişkiyi nasıl tanımlayabiliriz?

Aslında hayat yolculuğunun birisiyle kol kola, beraber yapılması kadar doğal, anlamlı ve gerekli başka bir konu yok. Hayatın zorluklarına beraber göğüs gererek, birbirinin kişisel gelişimine, tekamülüne sevgi ve saygı bağıyla destek sağlamak ilişkinin tanımı olmalı. Bunlara karşılıklı niyet edildiğinde, güven de doğallıkla yavaş yavaş inşa ediliyor. Ancak kendini tanımayan, ihtiyaçlarını, isteklerini, hedeflerini net olarak ortaya koyamayan taraf, karşısındakinden ne isteyeceğini de bilemiyor. Genel başlık olarak “ilgi ve alaka”, “sevgisinin ispatı” gibi temalarla vakit geçiriyor.

 Olmazsa olmazlar neler?

Gerek romantik, gerek profesyonel, gerekse arkadaşlık ilişkisi olsun, kendini tanıma, her ilişkinin şartlarından… Kişi kendi nasılsa, karşısındakini de öyle bilirmiş derler. Terapötik açıdan doğru olan bu kavramı, bilimsel olarak da açıklayabiliriz. İlişki terapilerinde tarafların kendilerine, duygularına, olayları nasıl anlamlandırdıklarına bu nedenle bakılıyor. Ardından da karşı tarafa nasıl yansıtıldığı fark ettiriliyor. Bu bakış açısıyla, ilişkideki sıkıntıların büyük çoğunluğunun kişinin kendi algısından kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz. Bu algı oluşurken temelinde beklenti, eğitim, gelecek hedefleri olabileceği gibi, ağırlıklı olarak çocukluk deneyimleri de rol oynuyor. Çocukluktaki eksik deneyimler, duygusal bağlanma eksiklikleri, yanındaki büyüklerin kendi yansıtmaları, kişiyi yetişkinliğinde bazen farkında olarak, çoğu zaman da bilinçdışı süreçlerle bir takım davranışlara, duygulanımlara itiyor. Örneğin, kadın danışanım boşanmış bir erkekle yaşıyor, erkek haftada bir ilk eşinden olan kızıyla zaman geçirdiğinde kadın basit konulardan kavga çıkartıyor. Derine indiğimizde, kadının kendi babasıyla çok sıcak deneyimleri olmadığını ve ilişkide olduğu erkeğin kızıyla olan ilişkisini kıskandığını keşfediyoruz. Bu farkındalığı derinleştirip kadının kendi babasına olan yüzeyde öfkesini, altta özlemini çalıştıktan sonra ilişkideki kıskançlık hafifliyor, diniyor. Erkeğin bir şey yapmasına gerek kalmıyor.

Güven kelimesiyle hangi noktalar yanlış anlaşılmış oluyor?
Tabii ki güven başlığı altında karşı taraftan çok fazla beklentiye girmemiz, adeta “kurtarıcı prens” veya “fedakar anne” arketiplerini görmek istemek de yanlış. Güven duyabilmek, sorumluluk yüklemek anlamına gelmiyor! Karşı tarafın bizi taşımasını, sevgili- ebeveyn-çocuk-terapist-en iyi arkadaş şapkalarının aynı anda tek kişide toplanması beklemek de değil. Güven önce kişinin özgüveniyle başlıyor, tarafların birbirlerini tamamlaması, desteklemesi ve paylaşımlarıyla gelişip güçleniyor.

Geçmişteki deneyimler, güncel ilişkiyi nasıl etkiliyor?
İlişkilerde yaşanan olumlu ve olumsuz her temanın, o yaşa kadarki birikmişliklerle ilişkisi var. Bir tarafın hissettiği veya hissetmediği her duygu aslında kendisiyle ve ilişkiye yaptığı yatırımla alakalı. Bu nedenle birisinin sorun olarak algıladığı davranışı, diğeri doğal kabul edebiliyor. Karşımızdakinin değişeceği beklentisiyle ilişkiye girmek ve devam etmek hiç sağlıklı değil. Değişim mutlaka olur ancak zamanla ve doğallıkla olması bekleniyor, zorlanan davranışlar geri tepiyor.

İlişkiye mi, insana mı, sürece mi güvenmeli?
Bunların cevapları için insanın kendini tanıması ve ilişkiden beklentisini net olarak ortaya koyması gerekiyor. Güven konusunda, sadece aldatma var ya da yok perspektifinden bakmak çok dar açılı oluyor. İlişkiye olan taahhüt kapsamında değerlendirilmesi gerekiyor.

Çiftler arası güven konusunu iyileştirmeye çalıştığınızda nasıl bir yol izliyorsunuz?
Danışan çiftlerin çoğunluğunda istek kadından geliyor. İlişkiyi irdeleyen, onun hakkında düşünüp, ilişkiyi daha iyi, anlamlı ve doyumlu hale getirmek isteyen kadın gibi duruyor. Erkek çoğu zaman mecburiyetten, seyrek olarak isteyerek danışmanlık sürecine giriyor. Benim çalışma stilimde önce çiftlerinden yazılı bir durum değerlendirmesi talep ediyorum. Bunu da kadın yazıyor çoğunlukla! Sonra ilk görüşme olabildiğince kibar, kendilerini tutmaya çalışan tarafların konuşmalarıyla geçiyor. Hafif dokundurmalar ve taş atmalar da cabası… Ardından birkaç seans çiftlerle teke tek çalışıyorum. Hem eteklerindeki taşları rahatça döksünler, hem de neye aç olduklarını anlatabilsinler diye. Bu süreçte genellikle kadının daha fazla ilgi ve alaka beklemesi, erkeğin onu anlamayıp (zihnini okumadığı!) özen göstermemesi ve ihmal etmesi örnekleri bolca anlatılıyor. Erkek ise fazla detaya girmiyor, kendince her şeyin gayet iyi gittiğini, kadının çok abarttığını, zaten iş ve stresli konularla da çok yoğun olduğunu yani kibarca kadının da ona ek yük ve sıkıntı eklediğini ifade ediyor.

Yazıyı dergide görüntülemek için tıklayınız...

Bir Market Kavgası Analizi

Kadın evliliğinde eşinin kendisine yeteri kadar ilgi, dikkat göstermediğinden yakınır. Zaman zaman öfke patlamaları da olur. Eşinin ilgi gösterdiği bazı anlarda da durum farklı yönlere gider. Aşağıdaki buna bir örnek…

Pazar günü, akşamüzeri kadın markete gitmeye karar verir. Erkek “Bende geleyim mi?” der (biraz yarım ağız). Kadın “İyi olur” der. Markete vardıklarında ilk olay market arabası alırken olur. Kadın adama 1 lira verir. Adam yanlış deliğe sokmaya çalışır (adam bu arada şirket patronu, mühendis). Kadın “Ne zekisin! Nereye sokuyorsun?” diye söylenir. Alışveriş boyunca kadın, adamın arabayı sürüşünden, torba seçimine kadar laf eder, beceriksizliğine sinirlenir. Adam ağzını bile açmaz. Eve dönerken kadın pişman olmuştur. Evde özürler diler, hatta “Bana tokat atsan yeridir” der. Adam yapmaz. Sadece kendi koltuğuna çekilir. Kadın suçluluk duygusu ve pişmanlıkla kıvranır, başı tutar, acı çeker…

Görünüşte kadın haksız, adam haklı hatta adama acınabilir bile.

ANCAK, bu olaya ‘oyunun yönetmen koltuğundan’ bakarsak;

Adam aslında markete gitmek istemez ancak söylese kavga çıkacak ve kendisi ‘haksız’, ‘ilgisiz’, ‘bencil’ koca olacak. Bunun yerine, artık karısını da iyi tanıdığı için (bilinçli ve/veya bilinç dışı) farklı bir yola girer. Evet der. Geçmiş deneyiminden, mükemmelliyetçi karısının bir ‘huysuzluk’ yapacağını bilir. Belki adeta kadını sinirlendirecek şartları da körükler. Kadın sinirlenir, öfkelenir, kavga çıkar. Ancak kavga kadın sebebiyle çıkmış görünür. Adam artı da, kadın eksidedir. Adam ‘haklı’, ‘mağdur’ sıfatlarıyla olaydan sıyrılır ve bir daha markete gitmesine gerek kalmaz. J  Kadın ise negatif duygularla kıvranır, terapiye gider…

Her olaya ‘yönetmen koltuğundan’ farklı açılarla bakmak gerekir.

Ne yapmak gerekir? Doğru olan nedir?