Damlaların Sürekliliği

Taşı delen suyun kuvveti değil, damlaların sürekliliğidir!

Sabah bu sözle uyandım. Kimin söylediğini bulmak için biraz araştırdım ancak pek çok kişi sözü kullanmasına rağmen bulamadım. Malesef “biz Türkler ;)” referanslı alıntı yapmayı pek sevmiyoruz. Ardından sözü birkaç faklı şekilde ingilizceye çevirerek aradım. İnternet müthiş bir araç! Sözü MÖ 99-55 senelerinde yaşamış Romalı şair Lucretius’un söylediğini buldum. Lucretius,  De Rerum Natura (On the Nature of Things – Doğa Üzerine) isimli müthiş bir eser ortaya koymuş. Araştırırken baktım kendimi kaptırıyorum, bloga geri döndüm, ancak sonra onu okumaya devam edeceğim. (Bu arada türkçe sitelerin çoğunda aynı bilgi var, bir kaynak yazıyor, herkes ondan kopyalamış ve şair hakkında ilk cümlede çıldırırarak intihar ettiği bilgisi yer alıyor! Bu davranış modelini ve bakış açısını incelemek için ömür yetmez herhalde…)

Neden bu cümle ile uyandım? (İç sesimiz, içsel bilgeliğimiz hafif trans halindeyken bizimle çok güçlü bir şekilde konuşur, ve uykunun az öncesi ile az sonrası mükemmel bir zamandır bize ulaşması için.) Yapmam gereken ne vardı? Birden blogum neon ışıklarıyla gözümün önünde canlandı!! Heyecanla, hevesle başladığım ancak başka öncelikler nedeniyle ihmal ettiğim blogum!

Bir yandan kendimi eleştirip, hırpalarken (önceliklerini belirleyemiyorsun, zaman yönetimin zayıf, tembellik ediyorsun, başkalarının eleştirilerine fazla önem veriyorsun, vs vs) bir yandan da sorumluluktan kaçmak için kurban temasını hissettim (kaç kişi okuyor ki yazsan ne yazar yazmasan ne yazar, daha önce söylememiş bir şey yazmıyorsun ki, senden kat be kat güzel yazan bir sürü insan var, vs vs).

Birden durdum. Hem yukardaki patern, davranış modeli hem de taahhüt-süzlük  teması çok tanıdık geldi. Etrafımda aynı konudan muzdarip o kadar çok insan var ki. Konular binbir çeşit olabiliyor ancak tema aynı. Düşününce iki ana neden buldum:

  1.  Bazı alanlarda gerek yeteneğimiz gerekse istikrar ve azmimiz sayesinde başarılı oluyoruz, özgüvenimiz artıyor. Artan özgüven, şişmiş egoya dönüşünce “ben herşeyi yaparım” havasına giriyoruz ve gereğinden fazla karpuz taşımaya kalkıyoruz. Bu sefer ya herşeyi yarım yamalak yapmaya başlıyoruz ya da söz verip de tutamadığımız işler birikmeye başlıyor. Bu işleri yapmasak da enerjileri bizi yiyor, yukarda örneklerini verdiğim negatif duygular ortaya çıkıyor. Tam doğru yaptıklarımız da etkilenmeye başlıyor. Hele gereksiz bir gurur ile vazgeçmeyi de kabullenmiyorsak, işin sonu depresyona varıp, öz değerimizi zedeliyor.
  2. Toplum olarak ezileni, hor görüleni, düşeni sevdiğimiz halde, başarılı olanları değil takdir etmek, bir taş da biz atıyoruz. İstikrarı, azmi cesaretlendirmek, ödüllendirmek bizi bozar 😉 Arkadaşımız kek mi yapıp satmaya karar verdi, tadına bakıp nasıl daha lezzetli olabileceği konusunda ahkam keseriz veya ondan satın almak yerine başka yerden alırız. Birisi seneler sonra okula dönmeye mi karar verdi, bu saatten sonra alim mi olucan diye yüreklendiririz! Uzun süredir kilo vermeye çalışan arkadaşımız üzüntüsünü çikolata ile mi bastırdı, bu da geçer hadi gel salatamızı yiyelim mi deriz yoksa bu kilolar sana yakışıyor, boşver yemene mi bak deriz? Veya arkadaşımız blog yazmaya başladı, bana birkaç defa email atarak haber verdi, değil tebrik etmek, okumaya öncelik vermeyi bile ihmal mi ederiz?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir