Yaşam amacınızın rehberi: Carl Rogers

Klinik doktora derslerimizden birinde bir kuramcıyı detaylı incelememiz gerekiyordu. Ben de Carl Rogers’ı seçtim, Danışan Merkezli Terapi’yi bize sunan kişi. Onun hakkında okudukça etkilenmem arttı ve sizinle paylaşmaya karar verdim…

Carl Rogers, 1902’de Illinios’de doğdu. Oldukça muhafazakar, çiftçilik yapan bir ailesi vardı. Ergenlik döneminde içine kapanık olarak, zamanının çoğunu doğada geçirdi. Üniversite’de önce Tarım okumaya başladı. Bir yandan da Papazlık okuluna gidiyordu. Sonra tarımdan tarih bölümüne geçti. Pekin’e yaptığı bir ziyaret esnasında “Hayatında ne yapmak istiyorsun?” diye bir seminere katıldı ve papazlık eğitimini bırakmaya karar verdi! Akabinde Columbia Üniversitesi’nde klinik psikoloji doktorasına kayıt oldu ve psikoloji alanına giriş yaptı. Mezuniyeti ile beraber 87 yıllık hayatının son günlerine kadar devam edecek çok başarılı bir kariyere adım attı.  Hümanistik psikolojinin tanımlanmasında çok etkin rol aldı. 2 defa APA’dan (Amerikan Psikologlar Derneği) ödül aldı, bir dönem başkanlık yaptı. Psikolojinin yanı sıra aktif olarak dünyanın çeşitli yerlerinde barış görüşmelerinde de aktif rol aldı, ölümünden kısa bir süre önce Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi. Amerika’nın en etkin psikologlarından biri olarak halen kabul edilmektedir.

Onun eserlerini okumaya başladığımda beni en çok etkileyen bir önceki depresyon yazımda açıklamaya çalıştığım “olmamız gereken kişiden uzaklaşma” fikrini mükemmel bir şekilde ortaya koymasıydı. (Carl Rogers’la aynı düşünüyormuşuz demek istemem çünkü aşağı yukarı “insanı anlamaya” çalışan herkesin içinde olan bir anlayıştır bu.) Gerçekten olmamız gereken kişiden uzaklaştıkça problemler çıkmaya, hayatımız anlamsızlaşmaya başlıyor. Mesafe arttıkça patolojiler de artıyor, depresyona, yoğun psikoza kadar varıyor konu. Bu konuyu burada detaylandırmaya sayfalar yetmez, daha fazla okumak isterseniz en meşhur kitabını okumanızı öneririm. Geçen sene Okuyan Us’dan çıkan, dünyada milyonlarca satmış”Kişi olmaya Dair – On becaming a person” isimli eseri.

Carl Rogers’ı etkileyini yapan insana olan inancıydı. İnsanın kompleks bir organizma olduğunu ve bu kompleksitenin de arttıkça, ona esneklik verdiğini ve bu sayede büyük veya küçük felaketlere esneklik ve adaptasyon kazandırdığını anlatmaya çalışıyordu. Bunu anlatırken de eko sistemden örnek verirdi. Orman ile mısır tarlasını mukayese ederdi: Orman, gayet kompleks bir organizmadır ve eğer zararlı bir böcek bir bitkiyi yok ederse, orman onu telafi edecek yapıyı oluşturabilir. ancak zararlı böcek mısır tarlasına girerse, tarlayı tamamen yok eder, ortada tozdan başka birşey kalmaz!

Rogers’ın terapi dünyasına kazandırdığı önemli bir konu da danışanı terapisti ile eşit konuma koymasıydı. Danışanın kendisi için en iyiyi bildiğini savundu. Terapinin süresini, içeriğini, yoğunluğunu danışan belirlerdi. Terapistin sadece üç görevi vardı:
1- Uyum: Danışanı ile tam bir uyum içinde olmak, kendi görüşleri ne olursa olsun. Asla yönlendirme yapmaz.
2- Empati: Danışanını her koşulda kabullenmek
3- Saygı: Her an, tam saygı göstermek

Rogers tanı konmasını, kişinin etiketlenmesini de istemezdi. İnsan “olması gereken kişiliğe” yakınlaştıkça tüm rahatsızlıkların hafifleyeceğine, hatta tamamen geçeceğine inanıyordu. Yaklaşık 50 sene boyunca da binlerce kişiyle yaptığı çalışmalarla bunu ispatladı. Diğer kuramcılar onun yaklaşımını “hafif ve etkisiz” olduğunu söyleyebilirler ancak ben şahsen bu noktada onların egolarının devreye girdiklerini düşünüyorum. Çünkü bu yaklaşım onları herşeyi bilen “Tanrı” katından indiriyor. Danışanları ile eşit bir konuma getiriyor…

Tüm bu kavramlar halen yoğunlaştığım Regresyon Terapisinin de özünü oluşturuyor ve doğru yöntemle çalıştığımı bana hatırlatıyor 🙂

Eğer psikolojiye merakınız varsa ve özellikle “insan olmak”, “yaşam amacı nedir” gibi başlıklar ilginizi çekiyorsa yukardaki kitabı okumanızı tavsiye ederim….

Depresyon nedir? Alternatif tedavi yöntemleri nelerdir?

Bu aralar çevremde depresyon hakkında çok konuşulduğu için bu konuda birşeyler paylaşmak istedim. Kendiniz veya bir yakınınız için ilginizi çekebilir… 

Wikipedia’ya göre, Kişinin ilişki ve etkinliklerini etkilemeyen, üzgün olma durumu ve kişinin moralinin bozukluğu çoğu zaman depresyon olarak anılır. Fakat klinik depresyon tıbbi bir teşhistir ve günlük kullanımdaki depresif olma durumundan çok daha farklıdır. Depresif kişi kendisini yorgun, üzgün, tembel, sinirli, motivasyonsuz ve apatik hissedebilir. Klinik depresyon, normal üzüntü hissinden daha yoğun, sürekli ve kişinin günlük işlerini etkileyecek düzeydeki çökkün bir duygusal durumu ifade eder.

Herhangi bir rahatsızlığın tedavisinde öncelikle alternatif yöntemin ne olduğunu tanımlamak gereklidir. Alternatif yöntem, bir konuda genel kabul gören otoritelerin söylediği, tavsiye ettiği ve uyguladığı yöntemlerden farklı olandır. Ancak özellikle depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklarda bu ayrımı yapmak çok zordur. Genellikle medikal tedavi ve klasik psikolojik terapi yöntemlerinin sınırları dışındakilere alternatif yöntemler deniyor. Ancak artan ilaç çeşitleri bir yana tedavi metodları da her geçen gün artıyor. Genellikle psikolog ve psikiyatrist veya tıp doktoru olmayan kişilerin çalışmaları genellikle alternatif yöntem olarak adlandırılıyor. Bazen çok benzer iki metod, farklı ortamlarda kullanılınca hem klasik hem de alternatif yöntem olarak görülebiliyor. Örneğin, bir psikolog veya psikiyatristin odasındaki duygu boşalımına “katarsis” derken, bir “kişisel gelişim uzmanı”, “yaşam koçu” veya “spritüel master”in odasındaki duygu boşalımına “duyguları serbest bırakma (releasing)” diyoruz. Birinci durumda klasik yöntemlere cevap almış olurken, ikinci durumda ise alternatif ortamdaki çalışmalar başarılı oldu diyoruz.

Depresyon tedavisi bence önce karmaşık, sonra da basittir. Önce karmaşıktır çünkü depresyonun kaynağını bulmak için pek çok farklı yere bakmak gerekir. Öncelikle medikal bir muayeneden geçilip, direk fiziksel bir problemin bunu doğurup doğurmadığına bakılmalıdır (gerçi fiziksel bir hastalık çıksa da bu sefer o hastalığın psikolojisine bakmak gerekir, neticede tüm hastalıklarımızı da biz yaratıyoruz!). Mesela beyindeki bir ur, depresyon belirtilerini gösterebilir. Bir de dolaylı olarak fiziksel rahatsızlıkların sonucu olan depresyonlar vardır. Mesela hayatı boyunca allerjik astımdan yakınan bir danışanımda depresyon var. Astımını tedavi etmeden depresyonunu geçirmek mümkün olamaz, olsa olsa geçici olarak baskilayabiliriz. Biz de halen astımının psikolojisi ile ilgili çalışıyoruz.

Eğer fiziksel bir hastalık yoksa, (ki depresyonun sonucu da olan bazı fiziksel rahatsızlıklar vardır – mesela uykusuzluk veya aşırı uyku hali, iştahsızlık veya aşırı yeme isteği, ağlama nöbetleri veya duygusuzluk hali – bunlar sonuç semptomlardır, karıştırmamak gerekir) zihinsel, duygusal ve (veya) ruhsal boyutlara bakmaya başlayabiliriz. Hangisinden başlarsak başlayalım, zaten hepsi elele yürür. Başarılı olan yöntem kişinin üç boyutunu da beraber ele alan yöntemdir. Bunun için de farklı çalışmaların kombinasyonları, kişinin özelliklerine göre bir kokteyl gibi sunulur. Buradaki kilit konu, danışmanın çok farklı yöntemler konusunda bilgili olması ve bununla beraber kime neyin yarayacağını çok iyi analiz etmesidir.

Genellikle depresyon tedavisi uzun olarak bilinir ve psikiyatride “tam olarak iyileşmez ama duraksama dönemleri çok uzun olabilir” denir. Ben bunu şu şekilde yorumlamayı tercih ediyorum: Her insanın olumsuz, negatif veya ters giden dönemlerinde verdiği bir tepki vardır. Kiminde bu başağrısı, mide ağrısı, vs, kiminlerinde bir şeye, maddeye, konuya, olaya aşırı düşkünlük (aşırı sigara, alkol, spor, bilgisayar oyunu veya hatta başka biryerlere kaçma – yan oda, veya dünyanın öbür ucu farketmez) kimilerinde ise depresyon olarak ortaya çıkabilir. Esas konu, depresyonun kaynağını bulmak, hangi durumlarda ortaya çıktığını belirlemek ve o durumları değiştirerek depresyonu atlatmaktır. Kişi doğru akışta ise zaten tedavi gerektirecek kadar ağır bir depresyona girmez zaten… Ancak bir kere girmişse ve kendi başına halledemiyorsa (ki kendi kendine atlatmış pek çok vaka örneği de vardır) o zaman ona destek olacak, aynalık, rehberlik edecek, objektif duruşunu bozmayacak birisine gerek vardır.

Çok çok ağır bir vaka değilse, ilacın uygun olmadığını düşünüyorum çünkü antidepresanlar duyguları bastırarak kişiyi duyarsız hale getiriyor, bu da tedavinin uzamasına ve etkin bir şekilde yapılamamasına neden oluyor. Böyle bir durumda gerekirse terapist ile hergün bir araya gelinmesini, bitkisel çayların içilmesini (papatya, sarı kantaron,…) ve kalp atışını hızlandıracak fiziksel hareket yapılmasını tavsiye ediyorum (salgılanan endorfinin de antidepresan etkisi var). Alınan besinlerde de kafeini, ağır karbonhidratları ve sofra şekerini kesiyoruz. Hatta detoks öneriyorum ki yiyecekle bastırılan duygular da biran önce açığa çıksın. Ancak çok hızlı detoks yapılması da bu sefer kişiyi rahatsız edebilir, detoks belirtileri  (başağrısı, eklem ağrısı, deride döküntü, vs) ile depresyon belirtileri birbirine girebilir.

Damlaların Sürekliliği

Taşı delen suyun kuvveti değil, damlaların sürekliliğidir!

Sabah bu sözle uyandım. Kimin söylediğini bulmak için biraz araştırdım ancak pek çok kişi sözü kullanmasına rağmen bulamadım. Malesef “biz Türkler ;)” referanslı alıntı yapmayı pek sevmiyoruz. Ardından sözü birkaç faklı şekilde ingilizceye çevirerek aradım. İnternet müthiş bir araç! Sözü MÖ 99-55 senelerinde yaşamış Romalı şair Lucretius’un söylediğini buldum. Lucretius,  De Rerum Natura (On the Nature of Things – Doğa Üzerine) isimli müthiş bir eser ortaya koymuş. Araştırırken baktım kendimi kaptırıyorum, bloga geri döndüm, ancak sonra onu okumaya devam edeceğim. (Bu arada türkçe sitelerin çoğunda aynı bilgi var, bir kaynak yazıyor, herkes ondan kopyalamış ve şair hakkında ilk cümlede çıldırırarak intihar ettiği bilgisi yer alıyor! Bu davranış modelini ve bakış açısını incelemek için ömür yetmez herhalde…)

Neden bu cümle ile uyandım? (İç sesimiz, içsel bilgeliğimiz hafif trans halindeyken bizimle çok güçlü bir şekilde konuşur, ve uykunun az öncesi ile az sonrası mükemmel bir zamandır bize ulaşması için.) Yapmam gereken ne vardı? Birden blogum neon ışıklarıyla gözümün önünde canlandı!! Heyecanla, hevesle başladığım ancak başka öncelikler nedeniyle ihmal ettiğim blogum!

Bir yandan kendimi eleştirip, hırpalarken (önceliklerini belirleyemiyorsun, zaman yönetimin zayıf, tembellik ediyorsun, başkalarının eleştirilerine fazla önem veriyorsun, vs vs) bir yandan da sorumluluktan kaçmak için kurban temasını hissettim (kaç kişi okuyor ki yazsan ne yazar yazmasan ne yazar, daha önce söylememiş bir şey yazmıyorsun ki, senden kat be kat güzel yazan bir sürü insan var, vs vs).

Birden durdum. Hem yukardaki patern, davranış modeli hem de taahhüt-süzlük  teması çok tanıdık geldi. Etrafımda aynı konudan muzdarip o kadar çok insan var ki. Konular binbir çeşit olabiliyor ancak tema aynı. Düşününce iki ana neden buldum:

  1.  Bazı alanlarda gerek yeteneğimiz gerekse istikrar ve azmimiz sayesinde başarılı oluyoruz, özgüvenimiz artıyor. Artan özgüven, şişmiş egoya dönüşünce “ben herşeyi yaparım” havasına giriyoruz ve gereğinden fazla karpuz taşımaya kalkıyoruz. Bu sefer ya herşeyi yarım yamalak yapmaya başlıyoruz ya da söz verip de tutamadığımız işler birikmeye başlıyor. Bu işleri yapmasak da enerjileri bizi yiyor, yukarda örneklerini verdiğim negatif duygular ortaya çıkıyor. Tam doğru yaptıklarımız da etkilenmeye başlıyor. Hele gereksiz bir gurur ile vazgeçmeyi de kabullenmiyorsak, işin sonu depresyona varıp, öz değerimizi zedeliyor.
  2. Toplum olarak ezileni, hor görüleni, düşeni sevdiğimiz halde, başarılı olanları değil takdir etmek, bir taş da biz atıyoruz. İstikrarı, azmi cesaretlendirmek, ödüllendirmek bizi bozar 😉 Arkadaşımız kek mi yapıp satmaya karar verdi, tadına bakıp nasıl daha lezzetli olabileceği konusunda ahkam keseriz veya ondan satın almak yerine başka yerden alırız. Birisi seneler sonra okula dönmeye mi karar verdi, bu saatten sonra alim mi olucan diye yüreklendiririz! Uzun süredir kilo vermeye çalışan arkadaşımız üzüntüsünü çikolata ile mi bastırdı, bu da geçer hadi gel salatamızı yiyelim mi deriz yoksa bu kilolar sana yakışıyor, boşver yemene mi bak deriz? Veya arkadaşımız blog yazmaya başladı, bana birkaç defa email atarak haber verdi, değil tebrik etmek, okumaya öncelik vermeyi bile ihmal mi ederiz?

Obezitenin Psikolojisi

Obezitenin oluşumunda etkisi olan ve/veya obezitenin varlığı sebebiyle oluşmuş olan psikolojik hastalıkları tanımadan, onları tedavi etmeden, uzun vadede obezite tedavisinin kalıcı olarak gerçekleşmesi zordur. Özellikle BKİ 40’ın üstünde olan hastalar için…

“Duygusal beslenme” yavaş yavaş toplumumuzda duyulmaya başlayan bir terimdir. Farklı duygu durumlarında, hissedilenlerle başa çıkılmayınca, onları bastırmak, aklımızı başka yere çekmek için yemeğe başvururuz. Ancak kimse böyle durumlarda brokoliye veya elmaya başvurmaz 😉 Elimiz genellikle tatlı veya tuzlu basit karbonhidrat grubuna gider. Basit karbonhidratlar (glisemik endeksi yüksek) tüketildikten kısa bir süre sonra kana şeker olarak pompalanırlar (eğer çok yoğun spor yapmıyorsak).

Obezite Ameliyatı

Kompleks bir hastalık olan obezitenin kesin, kanıtlanmıs bir tedavisi yoktur. Her birey için bir veya birden fazla açıdan konuya gitmek gerekir. Çok maliyetli yaklaşımlar vardır. Amerika’nın Ulusal Sağlık Örgütü (NIH) Beden Kitle İndeksi (BKİ) 40’ın üstünde olan hastalar için obezite ameliyatlarının bir çeşidi olan Gastrik Bypass’ı “Altın Tedavi” olarak tanımlamıştır. Zaman içerisinde BKİ değeri 35’in üsütünde olup, yandaş hastalığı olanlara da ameliyat fırsatı verilmeye başlanmıştır. Yine zaman içinde, ilk başta gastrik bypass’a hazırlık için yapılan bir ön ameliyat olan Sleeve Gastrektomi (halk arasında Tüp Mide olarak biliniyor) giderek daha fazla tercih edilen ameliyat olarak görülmektedir.

Dünyada bu ameliyatlar giderek artarken ülkemizde de aynı trend gözlenmektedir. Kısa sürede çok ciddi kilo kayıpları görüldüğü için (genellikle ilk senede verilmesi gereken kilonun en az %50 verilir) ameliyat alternatifi çoğu hastaya cazip gelmektedir. 

ANCAK… Televizyonlarda sanki “sihirli değnek” gibi anlatılan bu ameliyatların uzun vadeli sonuçlarını bilinip ona göre karar verilmeli ve ameliyat sonrası, balayı tabir edilen ilk 12-18 ayın çok dikkatli geçirilmesi gerekir. Aksi halde kilo geri alımı kaçınılmazdır. İstatistiklere göre ameliyat sonrası kilo geri alımı %25-40 civarındadır (yurt dışı çalışmaları). Buna göre ameliyat olan her 100 kişiden minimum 25 maksimum 40 kişi, veridiği kilonun en az %15’ini geri almıştır. Ve ameliyat öncesi duygusal beslenme ve/veya psikolojik rahatsızlık, yeme bozukluğu var ise, kilo geri alımlarında direk etkilidir!

Sağlık Bakanlığı devlet hastanelerinde obezite ameliyatına karar veren kurula psikiyatrist görüşünü dahil etmiştir. Ancak özel hastanelerde malesef bu konu büyük oranda gözardı edilmektedir. Ameliyat karar aşamasında mutlaka psikiyatr veya klinik psikolog hastayı psikolojik olarak değerlendirmeli ve gerekli uyarıları yapmalıdır.

Aşağıda hastaların özelliklerine göre ameliyat olabilirliklerini paylaşıyorum.

Ameliyata Hayır (%5)

  • Aktif ciddi psikolojik rahatsızlık

  • Kişilik bozukluğu

  • Son 1 sene içinde intihar girişimi

  • Son 1 sene için alkol ve/veya uyuşturucu bağımlılığı

  • Orta-ciddi öğrenme bozukluğu

  • Demans

  • Aktif bulimia nervoza

  • Uyumsuzluk (isteksizlik)

Ameliyata Hazırlık Gerekir (%30)

  • Tıkınırcasına yeme bozukluğu veya ciddi duygusal beslenme

  • Son 1 sene için alkol ve/veya uyuşturucunun kötü kullanımı

  • Hafif öğrenme güçlüğü

  • Az sosyal destek

  • Gerçekçi olmayan beklentiler / motivasyon

Ameliyata Evet (%65)

  • Tedavi edilmiş tıkınırcasına yeme bozukluğu

  • Orta – hafif duygusal beslenme

  • Stabil depresyon (tedavi devam, ilaç kullanabilir, ameliyat sonrası ilaç kesilmemelidir )

  • Yaşamda yiyeceğin rolünü psikolojik anlamda düşünebilme

  • 1 senelik remisyonda psikolojik bozukluk

  • Çeşitli başa çıkabilme stratejilerine ulaşabilme

  • Rahatsızlık yaratan duygular

  • Açlık

  • Aşerilen yiyecekler

OBEZİTE AMELİYATLARINDA ÇOK BAŞARILI NETİCELER ALINMAKTADIR. ANCAK SONUÇLARIN KALICI OLMASI İÇİN MUTLAKA HASTANIN PSİKOLOJİK DEĞERLENDİRMEDEN GEÇMESİ VE AMELİYAT SONRASI MÜMKÜNSE BİR DESTEK GRUBUNA DEVAM ETMESİ ÇOK FAYDALI OLUR.

Kader – Yaşam kontratımız var mı?

Yaşam nedir? Neden doğarız, neden ölürüz? Hayat misyonumuz nedir? Kader nedir? Kadere, kaderimize müdahale şansımız var mı?

Eminim ki yukarıdaki soruları bazılarınız sürekli, bazılarınız ise yaşamları boyunca en az bir kere kendilerine sormuşlardır. Cevapları ise… Bazılarınız bulmuş, bazılarınız bulduğunu zannetmiş ancak büyük bir çoğunluk ise düşünmemeye çalışarak yaşamın onlara sunduğu acı tatlı olaylarla yuvarlanıp gitmiştir. Aslında genellikle mutlu, neşeli olduğumuz dönemlerde sormayız da, başımıza beklenmedik, bizi sarsan, yaralayan olaylar geldiğinde düşünmeye başlarız…

Ben bu soruları çok kereler sordum ve pek çok öğretiyi araştırarak cevaplar bulmak için çabaladım. Kendimce bir sentez yarattım, bir takım cevaplar verebiliyorum. Ancak bu cevaplar şimdi için geçerli, yarın ne olacağını bilemem…

Bu dünyaya bir amaç için geliyoruz, belirli bir misyonumuz var. Ancak bu misyon somut bir hedef değil. Belirli bir mevkiye yükselmek, para kazanmak, aile kurmak, çocuk sahibi olmak veya mükemmel sağlığa, bedene sahip olmak, vs gibi hedefler yaşam kontratımıza bir zemin, bir araç olurlar. Gerçekleştirmemiz gereken, sembolik olarak yaşam amacımızı bulmak ve dünyevi araçların onu anlamaya, geliştirmeye hizmet ettiğini kabul etmektir. Dışsal şartlarımızın değişmesi (örneğin, iflas etmek, işten çıkartılmak, boşanmak, hastalanmak vs gibi bize yön değiştirten olaylar)  aslında misyonumuzu tamamlayıcı durumlardır. Dolayısıyla, insanın kendini dünyadan kopartması, yapması gerekenleri inkar ederek inzivaya çekilmesi veya içinde yaşadığı toplumdan kaçması aslında misyonuna, doğum amacına ters düşen bir hareket olur. Biocognition konusunda dünyaca tanınan Dr. Mario Martinez’de şöyle söylüyor, “Only the society that you were born into, can heal you!” (“Sadece içinde doğduğun toplumda/ortamda şifa bulabilirsin!”)

Bir misyonumuz, yaşam kontratımız olduğunu kabullendiğimizde, hemen ardından ikinci sorumuzu soruyoruz, bu kontrat nedir? Yaşam boyunca karşımıza pek çok seçenekler, yollar çıkıyor, neden? Eğer amaç misyonu gerçekleştirmek ise, neden sadece bir yolda ilerleyebilecek şekilde bir düzenek yok?

Kişinin misyonunu tanımlayıp, onun gereklerini yapması yaşam amacıdır. Ancak pek çoğumuz için, bu misyonu tanımlamak da bir yaşam amacı olabilir ki bu dönemin insanlığı da belki bu konuda sınanıyordur. Belirli bir somut amaç uğruna mücadele etmeyi insanlık çok başarılı bir şekilde öğrendi, belki de artık devir benliğin misyonunu bulmak için çabalamaktır…

Kader kelimesine sözlükte bakarsanız, başka kelimelerle de ifade edildiğini göreceksiniz. Örneğin, takdir, kısmet, mukadderat, alın yazısı, … Benim dikkatimi çeken tüm bu kelimelerin benzer bir anlam içermesi, kadere müdahale edilemeyeceği şeklinde bir ifadeleri var. Başımıza ne gelirse yaşamak, çekmek mi zorundayız? Bir depreme, trafik kazasına veya piyangodan büyük ikramiye çıkmasına müdahale edebilir miyiz? Hayır… Peki hangi noktalarda kişisel seçimlerimiz, irademiz olabilir?

Bu arada bazıları diyor ki aslında özgür irade yok, her şey önceden yazılı… Buna inandığınız zaman arkasından şu soruyu sormaz mısınız? “Öyleyse neden dünyaya geldim ki? Ben – her ne şekilde isimlendirirseniz isimlendirin – Tanrı, Evren, İlahi Güç, Allah’ın bir kuklası mıyım? Aksi taktirde beni nasıl sınayacak ki?” Özgür irademizin olmayışını ben kabul etmiyorum… Özgür irademiz sonsuz potansiyelimizi nasıl kullanacağımızdır. Ağacımızda hangi dalda olursak olalım, onu yorumlayış ve kullanış şeklimizdir.

Bu noktada ingilizcedeki iki kelime devreye giriyor, “fate” ve “destiny”! Caroline Myss’e göre fate, başımıza gelen olaylar, kişisel irademiz dışında yaşadıklarımız. Destiny ise yaşadıklarımızı yorumlayarak, onlara olan bakış açımızı seçerek, kendimize seçtiğimiz yol, ki bu yol kişisel irademizle şekilleniyor.

(Bu iki kelimeye Türkçe de ayrı kelimeler bulamadığım için İngilizce kullanmaya devam edeceğim. Toplumların bakış açılarının kullandıkları dile, kelimelere yansıması ne kadar çarpıcı. Türkçe’de – en azından günlük kullandığımızda, belki eski Türkçe çok derin anlamlı başka kelimeler vardır, ben bilmiyorum – başa gelen çekilir manasında kelimeler varken, İngilizce de kişisel gücümüzü de anlatan kelimeler var, kıskanmamak elde değil!)

Ağaç sembolü hemen hemen tüm spiritüel ekollerde kullanılır. Yaşam serüveninizi bir ağaca benzetirseniz, kader, yaşam misyonu gibi kavramları anlamak daha kolay olabiliyor. Doğum anınızda ağacın dibindesiniz ve bir müddet seçim şansınız yok, ailenize, çevrenize mecbursunuz. Ancak büyüdükçe yol ayrılımlarına geliyorsunuz. Sağdaki dala mı kaysanız, soldakine mi? Fate dediğimiz noktalar kişisel seçim yapamayacağımız yol ayrılımları, öyle bir olay yaşıyorsunuz ki bir tercih yapamıyorsunuz (ör. doğal afetler, kazalar, piyangolar, vs) . Destiny ise sizin özgür iradenizle yapacağınız seçimler ki fate olaylarını yorumlama biçimimiz de buna dahil. İlla kötü düşünmemek lazım, pozitif olaylar da bu bakış açısına dahil. Örneğin, doğuştan müziğe yeteneğiniz var, bu fate’tir. Bu yeteneğinizi nasıl değerlendireceğiniz ise destiny’dir. Evde çocuklarınızla, arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz veya sahnelere çıkabilirsiniz veya müzik öğretmeni olup başkalarına öğretebilirsiniz…

Tree Of Life, Gustav Klimt

Obezitenin Tedavisinde Geçerli Bir Yaklaşım Olarak Regresyon Terapisi

Obezite çalışması diyetisyenleri ve bu alandaki uzmanları şaşkına çevirmiştir. Bu makale, konu üzerinde gerçekleştirilen araştırmayı yansıtmaktadır. Regresyon terapisinin ve şuurdışı zihindeki engeller üzerinde çalışmanın başarı için temel anahtar olabileceğini savunmaktadır. Yazarın araştırması aşırı şişman bedenlerin gerisinde beş temel neden olduğuna işaret etmektedir. Yazar bu nedenleri tanımamakta, çocukluk ve geçmiş yaşam terapisini kullandığı bir vaka incelemesini belgelemektedir.

1980 ve 90’lı yıllarda “fitness” alanına artan ilgiye rağmen, istatistikler şok edici bir gerçeğe işaret etmektedir: diyet uygulayarak kilo verenlerin yüzde seksen ila yüzde doksanı, verdiği kiloları geri almaktadır. Diyet değişimi, egzersiz, davranış gibi dış koşullara vurgu yapmayı sürdürürken düşünceler, inançlar, zihin modelleri ve duygular gibi içsel faktörleri gözden kaçırıyoruz. Zihnin, şuurdışı nedenlerle bedeni aşırı şişman tutma yeteneğinin farkına varabilmiş değiliz. Şimdiye dek bireyin “ruhunu” ya da enerji özünü değerlendirmeye de başlayamadık. Uzmanlar, nedenler yerine sonuçları incelemeye devam ediyor.

Sağlıklı ve normal kilolu bir beden için, iyi beslenme ve egzersize ihtiyaç olduğu açıktır. Ancak obez ve/veya aşırı kilolu milyonlarca Amerikalı kilo verememekte ve şişmanlıktan kurtulamamaktadır.

Durumu anlamaktan uzak olan arkadaşlar ve bazı uzmanlar feryat etmektedir: “ihtiyaçları olan tek şey, daha fazla irade gücü.” İrade gücü şuurlu zihnin bir fonksiyonudur. İnsan irade gücüyle kilo verebilir mi? Elbette. Bu her zaman işe yarar. Her diyet ya da egzersiz programı etkili olur. Ancak insanın şuurdışı zihninde, aşırı şişmanlığı sürdürmesi için nedenler mevcutsa, verdiği kiloların hepsini geri alacaktır!

Obezite, insanın içindeki bir mücadeledir. Şuurlu zihin “gerçekten de kilo vermek istiyorum!” derken ve şuurdışı zihin “kilo almam lazım, çünkü…” der. Obezite, insanın içindeki bir mücadeledir ve ne kadar değerli olursa olsun hiçbir dış önlem bu sonunu çözemez. Sorun, neden değildir. Neden içseldir ve zihinseldir.

Nedenler, bedenin ekstra kilolarını koruma ihtiyacını doğuran kişisel deneyimler ve hatıralardır. Nedenşuurdışı zihinde kilitlidir.

Kilo verme mücadelesindeki en cesaret kırıcı olgulardan biri, kişinin umudunu yitirmesidir. Gösterilen her çaba, kiloların hepsinin geri alınacağına dair inanç (ve korku) ile boşa çıkmaktadır. Diyet yapan kişi, kilo almasının nedenlerinin olduğun fark ettiğinde, zihnin ne yarattığı bu nedenleri, yeniden yaratabileceğini de kavrayabilir.

Kilo kontrolüne ilişkin geleneksel danışmanlık alanında yaptığım on beş yıllık çalışmalarım sonucunda bu engelleyici gerçeği görünce, zihin ve hipnoz alanında daha derin bir çalışmaya yöneldim. Sonunda kendi yaklaşımımı geliştirdim ve müşterilerimle daha sağlıklı bir beden imgesi yaratmak için zihni yeniden programlamak ve alışkanlıkları değiştirmek ekseninde çalışmalara başladım. Başarı oranı az da olsa yükselse de yaşam boyu diyet yapan insanlar için şuurdışı zihnin sahip olduğu hatıraların ve programlamanın kolay kolay değişmediğinin farkına vardım. Bu söylediklerime rağmen, çoğu insan kilo vermek konusunda halen hızlı ve çok çaba sarf etmeyi gerektirmeyen çözümler aramaktaydı. Benim “kilolarını hipnotize ederek uzaklaştırmamı” istemekteydi. Daha küçük bir azınlık ise öğrettiklerimi anlayıp sorumluluk üstlenmeye hazır durumdaydı. Aşırı kilolu insanların çoğunda, şuurdışı zihnin standart hipnoz teknikleriyle değiştirilemeyecek inançlar ve programlara sahip olduğunu fark etmeye başladım.

Son yedi yıldır, derin şuurdışı zihinle bağlantılı olarak kapsamlı çalışmalar gerçekleştiriyorum. Müşterilerimin kilo sorunlarının nedenini bulmak için çocukluk hatıralarına ve deneyimlerine başvurmayı denedim. Yıllar boyu süren araştırmalarım sonucunda, hipnoz altındaki regresyonlarda aşırı kilolu kalmalarının NEDENLERİNİ ortaya çıkarmaları için insanlara yardım etmenin faydalı olduğunu gördüm.

Bu müşterilerim açısından bedenlerini aşırı kilolu tutma ihtiyacının mevcut olduğunu anladım. Kilo ihtiyacı, şuurdışı zihinlerinde kilitli olan hatıralarına karşılık korunmaya dönük bir ihtiyaçtır. Bu hatıralar, her insanın kendi yaşamına ve deneyimlerine göre değişmektedir. Ana başlıklar halinde şunları içermektedir:

Yemek yeme alışkanlıklarının programlanması: nasıl yemek, ne yemek, ne zaman yemek, neden yemek.

Aşırı disipline ya da yadsınmaya maruz kalmak ve çocuğun bunlara duygusal ve zihinsel tepkisi.

Oyun arkadaşlarından farklı bir biçimde şişman bir bedene sahip olmaktan kaynaklanan acı verici çocukluk hatıraları; okulda alaylara konu olma ve utanç duyma.

Suiistimal: Duygusal, zihinsel, fiziksel ve ruhsal.

Bu meselelerin ya da hatıraların bir kısmı danışma oturumlarında tartışılabilmektedir ve çoğu zaman da değerlendirmeye tabi tutulur. Öte yandan bir yetişkinin rasyonel zihni ile bir hatırayı tartışmasıyla aynı yetişkinin hipnoz altında deneyimi yeniden yaşaması arasında büyük bir fark mevcuttur.

Düşünce enerjidir. Duygu enerjidir. Kilo enerjidir. Aşırı kilo enerjinin hareket etmemesi yada beden-zihin sistemlerinde serbestçe akmaması anlamına gelir. Aşırı kilo, bloke edilmiş enerjidir. İnsan kendisini koruma ihtiyacı hissederse, aşırı kilo alabilir. Şuurdışı zihin söz konusu olduğunda, korunma amacıyla aşırı kilo almak için yeterince mevcut neden vardır.

Aşırı kilolu beden, tıkanmanın tezahür eden bir formudur. Bu ifadelerim, zayıf insanların hiç tıkanma yaşamadığı anlamına gelmemektedir. Zayıf insanlar da bu tıkanmaları (belki de aynı tıkanmaları) farklı şekillerde sergiler. Her insanda enerji tıkanmaları mevcuttur.

Kilo, koruyucu bir katman işlevi görür. İnsanın kendini korumaya dönük şuurdışı bir ihtiyaç hissetmesinin nedenleri mevcuttur. Genel olarak, aşırı kilolar için beş temel neden tespit etmiş durumdayım.

(1)   Hislerin ve duyguların içeride saklanması.Yıllar boyunca birlikte çalıştığım aşırı kiloluya da obez danışanlarımın çoğunluğu, duygusal benliklerine karşı çok duyarlıydı. Danışan duygularını çok derinden hissettiğini fark edebilmektedir. Toplumumuzda buna her zaman değer verilmemektedir. “Duygusal davranma-soğukkanlı ol!” ilkesinin benimsendiği batılı toplumlarda, duyarlı bir doğaya sahip olmak uygun karşılanmamaktadır. İnsanlar da buna uyum sağlamaya çalışmaktadır. Ancak bu uyum sağlama süreci, duyarlılığın kapatılması ve “bastırılmasını”, yani duygusal benliğin bloke edilmesini gerektirmektedir. Beden bu ihtiyaca şuurdışı düzeyde yanıt vermektedir. Aşırı kilolu beden, insanın alıcı, duygusal benliğini donuklaştıracaktır.

Danışanlar hissetmeye başladıkları duygulardan uzaklaşmak ve “duygularını tıkamak” için yemek yediklerini öğrenmektedir. Duygularını içlerinde tutmak ve ifade etmekten kaçınmak için kendilerini yemeğe vermektedirler. Buldukları bu çözüm işe de yaramaktadır! Yemek yemek duyguları tıkamakta ve içeride tutmaktadır.

(2)   Kişisel gücün içeride tutulması. Güç enerjidir. Enerji güçtür. Aşırı kilolu müşterilerimin çoğunun güçlerini içlerinde tuttuğunu gördüm. Pasif olarak kalmayı tercih etmektedirler. Aslında kişisel güçlerinin farkında oldukları ya da bundan bir anlam çıkardıkları da söylenemez. Bazıları riskten ya da değişimden kaçtıkları için “güçlerini kendilerine saklamaktadır.” Başkalarının hislerini incitmekten ve kendilerinin de incinmesinden çekinmektedir. Kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmek yerine kabul etmeyi, içe dönmeyi, vazgeçmeyi ve kaçmayı tercih etmektedir.

(3)   Saklanan hatıralar. Acı veren hatıralardan ve duygulardan kaçma arzusu mevcuttur. Danışan çocukken kendisine lakaplar takılması, teneffüslerde oynanan oyunlarda kendisine gülünmesi yada diğer çocuklar tarafından dışlanması gibi hatıralara sahipse, hatıralara izin verilmesi ve acının kabul edilmesiyle en büyük şifaya kavuşulmaktadır. Sonrasında ilerlemesinin önünde engel kalmamaktadır.

Bazı hatıralar daha da kötü bir etki bırakabilmektedir. Bazı araştırmalar, her beş kadından üçünün cinsel olarak suiistimale maruz kaldığını göstermektedir. Hipnoz altında bu tür kadınların birçoğuyla çalıştım. İnancıma göre cinsel suiistimal farkındalığın her boyutunu etkilemektedir. Bu tür travmatik hatıraların iyileşmesi zaman almaktadır. Farklı türlerde fiziksel, zihinsel, ve duygusal suiistimallere de rastlanmaktadır. Bunlar genellikle iyi niyetli ebeveynler tarafından ya da kendi incinmişlikleri üzerinden hareket eden başkaları tarafından bizlere yöneltilmektedir.

(4)   Kendi kendini cezalandırma. Obez bir insan içsel bir bakışa başladığında genellikle kendini sevme eksikliği ya da cezalandırılmayı hak etme yönündeki derin bir şuurdışı inanç su yüzüne çıkmaktadır. Kendini sevme eksikliği, sevilemeyecek ve kabul edilemeyecek bir beden yaratmaya katkıda bulunmaktadır. “mutluluğu hak etmiyorum!” inancı, ince ve zarif bir beden, aile yapısındaki eşitlik kendi kendini cezalandırmayla eşit sayılmaktadır.

(5) “Ruhun” korunması. Duyarlı bir insanın ruhunu korumaya ihtiyacı vardır. Ruhunu hiç kimsenin “gerçek kişiliğini tanımasına” izin vermeyerek güvenli bir biçimde saklaması gerekmektedir. Ruh, genellikle çocukluğun ilk yıllarında incinmektedir. Yetişkin, kendisini bu şekilde saldırılara açık bir konuma getirmeyi istememektedir.

Zaman zaman “orada kalma” arzusunun eksikliğinden de söz edilebilir. Yaşamı deneyimleme korkusu mevcuttur. İnsan “kendini tam olarak bedeninde hissettiğinde ve orada olduğunda” gerçekleşen enerji akışından kaçınmaktadır.

Kendi adıma şimdiki yaşamda ortaya çıkan alışkanlık modellerine odaklanmış olsam da bazı akut obezite vakalarında geçmiş yaşam terapisinin de faydalı olabileceğini gördüm. Dot olarak adlandıracağım bir müşterimin durumu da böyleydi. Dot, kırk beş yaşlarındaydı. 1.50 m boyundaydı ve bana ilk geldiğinde elli kilo fazlası vardı. Obezite ile bütün yaşamı boyunca mücadele etmişti. Kendisine önerilen her yolu denemişti. Başlangıç niteliğindeki ilk oturumda, beslenme hakkındaki bilgilerini kontrol ettim. Bilgi dağarcığının sağlıklı bir beslenme için fazlasıyla yeterli olduğunu gördüm.

Dot zeki bir kadındı. İçsel benliğine öylesine açıktı ki yaşamındaki olayların kendisine sunduğu şifa verici fırsatları ve meydan okumalar üzerinden çalışabildim. Dot vakasında ortaya çıkan başarılı bir biçimde kilo vermenin önündeki şuurdışı engellerin çok kısa bir özetini sunmak istiyorum.

(1)   Yaşam olgusu: Ebeveynlerin yanında yaşamak. İngiliz annesi Dot’ un karşı çıkamayacağım yemek pişirme ve yemek yeme alışkanlıklarına önem vermesi. Çocukluk regresyonu: Sevgi ve ilgi eksikliği. Dot’ un sevgi hissettiği tek kişi, kendisini çikolata ve şeker ile besleyen büyük annesiydi. Saklanan Hatıra/Duygu: Sevgi eşittir yiyecek/şeker.

 

(2)   Yaşam olgusu: Akşam yemeklerinde Dot’ un yeterince yiyecek olmayacağından endişelenmesi. Geçmiş yaşam regresyonu: açlık tehdidinin her zaman mevcut olduğu ilkel bir varoluş, mağarada yaşam. Küçük kabilenin yiyeceklerini dağıtma görevini üstlenen adam Dot’ un sevgilisiydi ve bu yaşamdaki kocasıydı. Dot, kendisine verdiği her ekstra yiyeceği kocasının onu başkalarından daha çok sevdiğini gösterdiğini düşünüyordu. Saklanan Hatıra/Duygu: Sevgi eşittir yiyecek; yeterince yiyeceğe sahip olmama korkusu; güvenliği sağlayan koca.

(3)   Yaşam olgusu: Dot’ un çikolataya karşı konulmaz arzusu. Geçmiş yaşam regresyonu: Şarkıcı; kendisine tapan hayranları ona çikolatalar gönderirdi; hastalıklı bir biçimde obez olmuştu. Popülerliği son bulduğunda, kendi kendine çikolata göndermeye başlamıştı. Öldüğünde yatağından dışarı çıkamıyordu. Şeker ve çikolataya bağımlıydı. Saklanan hatıra/Duygu: şeker/çikolata bağımlılığı; şeker/çikolatanın sevginin ifadesi oluşu.

(4)   Yaşam olgusu: Kocasının yeni bir bayan arkadaşının olduğu şüphesi. Geçmiş yaşam regresyonu: Bir papazın metresi olarak, kendini çok “çekici” buluyordu. Saklanan Hatıra/Duygu: “Kadınsı cilvelerden” tiksinme; kendi kendini suçlama; kendi kendini cezalandırma; kadınsı enerjiye güvensizlik; suçluluk; kendisinin Tanrı’ nın yolundan ayrılmış olduğuna inanma.

(5)   Yaşam olgusu: Dot’ un kocasının ders aldığı sınıfta yeni bayan arkadaşını görmeye devam etmesi. Dot’ a bayan arkadaşının ona benzediğini ve “hatta onun gibi göründüğünü” söylemesi. Geçmiş yaşam regresyonu: Amerika da bir Kızılderili kabilesi. “Öteki kadın” Dot’ un ikiz kardeşiydi. Dot’ un şimdiki kocasından bir çocuğu olmuştu. Dot “beyaz adamın zehrini” yemektense bir mağaraya çekilip ölmeyi tercih etmişti. Saklanan Hatıra/Duygu: Öfke: öteki kadını suçlama; açlıktan ölme.

(6)   Yaşam olgusu: Bir dişçi randevusunun ortaya çıkardığı değiştirilemeyen bir öğürme refleksi. Bu onun oral sekste güçlük yaşamasına yol açmıştır. (Dot buna itiraz etmemektedir, ancak bunu yapamamaktadır.) Geçmiş yaşam regresyonu: Bir grup adam tarafından tecavüze uğrama deneyimi. Saklanan Hatıra/Duygu: Güçsüzlük; öfke; korku; öğürme refleksi.

(7)   Yaşam olgusu: Artan psişik duyarlılık; Küçük kabalıklardan korku duymak. Geçmiş yaşam regresyonu: Hintli bir şifacı. Kabilesinin askerler tarafından katledileceğini görmüştü ve bunu “vizyonlarında” yaşamıştı. Saklanan Hatıra/Duygu: “Çıldırma” ya da vizyonlarda yaşama korkusu: diğer insanların gücünden korkma.

(8)   Yaşam olgusu. Kocasının öteki kadına ilgilisinin devam etmesi; yalnız kalma korkusu. Geçmiş yaşam terapisi: Politik nedenlerle canlı kalmasına izin verilen hapishanedeki (zindandaki) genç kız. İyiye beslenmiş, yalnız bırakılmış ve bir başına ölmüştü. Saklanan hatıra/Duygu: Yalnız kalma korkusu; rahatlama sunan tek şeyin yiyecek olması.

(9)   Yaşam olgusu: Evliliğini inceleme; sevgi tartışmaları; kocasının hareketlerine sınırlar getirme çabası. Geçmiş yaşam regresyonu: Dot kendini cinsel açıdan gizliden gizliye çok aktif olan bir keşiş olarak görmüştü. Saklanan Hatıra/Duygu: Kendi kendini suçlama; kendi kendini cezalandırma.

(10)    Yaşam olgusu: Evinin yakınlarındaki ormanda egzersiz amacıyla yürüme arzusu; atsineklerinden duyduğu korku nedeniyle bu arzusunu yerine getirememesi. Geçmiş yaşam terapisi: en uygun olanın hayatta kalması amacıyla kabilesinin gelenekleri çerçevesinde ölüme terk edilmişti. Açlıktan ölmüştü ve üzerini atsinekleri kaplamıştı. Saklanan hatıra/Duygu: Açlıktan ölmek; atsineği korkusu.

(11)    Yaşam olgusu: Kocası ile sevişirken Dot’ un sakladığı hafızalarından doğan kendiliğinden reaksiyonu; hıçkıra hıçkıra ağlayarak cenin konumu alması. Şimdiki yaşam regresyonu: Çocukluktan ergenliğe kadar cinsel istismara (ensest) maruz kalması; hiçbir zaman dile getiremediği güçlü mesajlar. Saklanan Hatıra/Duygu: Güçsüzlük; korku; öfke; şuurun bedenden dışarı çıkması; kendisi hakkında konuşmaktan ya da kendi ihtiyaçlarını dile getirmekten korku duyma. Daha geniş bir zamanda incelemek üzere ele aldığımız ilk konu bu oldu.

(12)    Yaşam olgusu: Dot şuur dışından kaynaklanan bir başka hatıraya sahip olması ve yakınlarda hiç sigara yokken sigara kokusu alması. Şimdiki yaşam regresyonu: Erkek bir akrabası tarafından genç yaşta oral seks istismarına maruz kalması; iletişime geçme sorunu. Saklanan hatıra/Duygu: Korku; güçsüzlük; şuurun fiziksel bedenden dışarı çıkması; öğürme refleksi.

(13)    Yaşam olgusu: Alternatif şifa yöntemleriyle ilgili olarak insanlarla çalışma yapma ve psişik olarak sürekli açık olma. Dot korkunun yükseldiğini hissetmişti. Geçmiş yaşam regresyonu: Enerjinin kontrol altında tutulabilmesi için başına bir levhanın yerleştirildiği deneysel bir ameliyat geçirmişti; psişik enerjisinin sinirsel ve tehlikeli olduğu düşünülmüştü. “Şeker şoku” yaratan bir çeşit enjeksiyon yapılmıştı. Saklanan Hatıra/Duygu: Psişik yeteneklerini anlamayan insanlardan korku duyması: güç korkusu: şeker bağımlılığı.

(14)    Yaşam olgusu: Dot’ un sözlerinde öfkenin yükselmesi; “ikiye bölünmüşlük” hissi. Geçmiş yaşam regresyonu: Maya toplumunda spiritüel bir üstat; emrindeki insanları öldürdükten sonra kendi kendini suçladığından canının bir parçası kilitli kalmıştı. Saklanan Hatıra/Duygu: Kendi gücünden korku duyma; kendi öfkesinden korku duyma; can düzeyinde kendi kendini cezalandırma.

(15)    Yaşam olgusu: yaratıcılığından kaçması; beden ağrısı; görme gücünün kötüye gitmesi. Geçmiş yaşam regresyonu (üçlü grup regresyon): İnka öncesi çağda, Dot’ a görsel bir armağan bahşedilmişti. Hamileydi ve bu görsel armağanı korumak için bir kurban olarak bebeği bedeninden (kesilerek) alınmıştı. Saklanan Hatıra/Duygu: Bu yaşamda çocuk sahibi olmama kararı; ötekilerden korku duyma: yaratıcı yeteneklerini kullanmaktan korku duyma.

Dot’un şuur dışından kaynaklananve şimdiki yaşamındaki günlük olaylar tarafından tetiklenen bu tıkanmaları tek tek değerlendirdik. Her hatıra zihinsel ve duygusal bir serbestlik getirdi. Dot’ a aşırı kilolu olma ihtiyacı tam olarak kavrayabilmesi için yardım ettim. Buna erk olarak Dot’ un başkalarının enerjilerine aşırı duyarlı oluşu. İnsanlardan uzaklaşma ve kendi duygusal benliğini bastırma eğilimini doğurmuştu. Birçok obez insanda olduğu gibi, Dot kişisel gücünü, anlaşıldığı kadarıyla geçmiş yaşamlardaki deneyimlerden kaynaklanan “can-zihin” modeli olan çaresizlik hissine dönüştürmüştü.

Obezite ve aşırı kilo sorunu çok karmaşıktır. Bir yada iki çocukluk ve geçmiş yaşam regresyonu ile çözüme kavuşturulabilen diğer meselelerin aksine, kronik aşırı kilolu müşterilerimin vakalarında bunun geçerli olamayacağını gördüm. Geçmiş yaşamında açlıktan ölen birinin yeterince yiyeceğe sahip olamama korkusu ve bastırılamaz bir açlık hissetmesi bir değer taşımaktadır. Ancak bu ömür sırasında pekişen aşırı yemek yeme modellerine de işaret edilmelidir. Şuurdışı zihindeki nedenleri keşfetmek ilk adım olmalıdır. İkinci adım ise danışanın zihninin şuurlu düzeyinde eyleme geçmesidir. Bu sağlıklı yemek tercihlerine ve fiziksel etkinlikte artışa dönük aşama aşama mesafe kat etmektir. Diyet yapan kişi ilk adımı atmadan ikinci adıma geçmemelidir. Kilo vermek için şuurlu bir kontrol kurmaya çalışırsa, kendini sabote ettiğini görecektir. Sonunda verdiği kiloları geri kazanacaktır. Obez insanların birçoğu, halen birçok reklamın vaat ettiği gibi kısa süreli ve hiç çaba sarf etmeyi gerektirmeyen yöntemlerin peşindedir. Ancak böyle bir şey mümkün değildir. Başarıya ulaşabilmek için benliği keşfetmek üzere içsel seyahate çıkmak gerekmektedir.

Obezite ve Yeme Psikolojisi

Son 20 senedir fazla kilolar aldım, verdim konularıyla içiçeyim… İlk başta basit görünmüştü formül. Çok yersen kilo alırsın, az yersen verirsin…

İlk diyetisyene gittiğimde 20 yaşındaydım, Amerika’dan ithal bir sistem gelmişti. Yaklaşık 15 kilo vermem gerektiği söylendi (ki o zaman sadece 69 kiloydum, şimdi o kiloda olsam daha ne isterim 🙂 (ki aslında kemik yapıma göre benim için normal bir kiloymuş sonradan öğrendim). Bu merkezde ayrıca ilk kez “bedenim mükemmel değil, ne yapsam da mükemmel olmayacak, herkes de bunu görüyor zaten” mesajını aldım. Kollarımın genele göre kalın olduğu yorumunu işittiğimdeki şaşkınlığımı hala hatırlıyorum. (Şimdi geriye dönüp baktığımda, o anda bilinçaltıma negatif bir inanç yerleştirilmiş olduğunu anlıyorum ki bunun nasıl yapıldığı, kısa-uzun dönem sonuçları ve nasıl silinebileceği ayrı bir yazı konusudur).

Zaman geçip de her diyet sonrası daha fazla kilonun geri döndüğünü görünce burada bir acayiplik var dedim ve fazla kiloluğa başka açılarına bakmaya başladım. Bu bakış beni doktora tezime kadar götürdü. Anladım mı denklemi? Bayağı bir fikir oluştu ve her geçen gün de yeni bilgileri öğrenmeye devam ediyorum. Ancak tamam oldu işi çözdüm demeye ömrüm yeter mi bilmem?

Konuyu detaylandırmadan önce kesin öğrendiğimi paylaşayım: Obezite yaygınlığı hızlı bir şekilde artan, ciddi, kompleks bir sağlık problemidir. Nedenlerini anlamak için pek çok açıdan bakmak gerekir. Fiziksel, duygusal, ruhsal açılardan hastalığın nedenlerini bulmak gerekir. Keza, tedavisi için de multidisipliner, farklı uzmanlık alanlarının dahil olduğu (dahiliye, endokronoloji, nöroloji gibi tıp alanları, psikoloji, gerekirse psikiyatri, beslenme, anatomi eğitimi, vs) bir yapı oluşturulmalıdır – diğer tüm kronik hastalıkların tedavisinde olduğu gibi…

Biraz resmi rakamlara bakarsak obezite konusunun dünya çapında ve ülkemizde ne kadar ciddi bir sorun olduğunu görebiliriz: Amerikalı yetişkinlerin %25’i obezite ile savaşmaktadır ve bu oran gün geçtikçe artış göstermektedir. OECD tahminlerine göre artış eğilimi hızla devam ederek. ABD, İngiltere, Avusturalya’nın fazla kilolu oranının 2020 yılında %70’lere yaklaşacağı tahmin edilmektedir. Türkiye’de 2003 yılında obezite oranı %12 iken, 2008 yılında %15,2  2010’da %16,9 ve 2012’de de 17,2 olarak artış göstermiştir. Günümüzde ülkemizin nufusunun yaklaşık %30’u obez sınırını aşmıştır.

İnsan düşünmeden edemiyor, milyarlarca insan fazla kilolu veya obez, ki bu durum aileleri, çevreleri, medya ve toplum tarafından yoğun eleştiri altında, sürekli “hatalısın, çirkinsin, iradesizsin,…” mesajları yağıyor. Bu insanlar isteyerek mi bu duruma düşerler, hadi düştüler diyelim, neden o noktada kalmaya devam ederler?

Her uzman kendi ilgi alanını araştırırken ve bulduklarını uygulamaya koyarken, en büyük hatası sadece o pencereden kronik bir hastalığı tedavi etmeye çalışmasıdır. Ancak örneğin malesef dar bakışlı bir diyetisyen, duygusal yeme veya gece yeme bozukluğu olan bir hastanın, gece yarısı, adeta transa geçmiş bir şekilde bir paket çikolata yemesini anlayamaz. Hatta “ben doğru formülü verdim, sen yapmıyorsun” diyerek hastaya tekrar “hatalısın, iradesizsin,…” mesajını vermeye devam eder.

Yeme psikolojisi, duygusal yemeden çeşitli psikiyatrik hastalıklara kadar gidebilen geniş bir yelpazedir. En sık görülen rahatsızlık da depresyondur. Depresyon iki yönlü gelişebilir, depresif durum yeme alışkanlıklarını değiştirip kilo alımına yol açabileceği gibi, fazla kilo yüzünden de depresyon gelişebilir. Duygusal yeme, olumlu/olumsuz duygulanım sonucunda buna tepki olarak yemek yemek olarak tarif edilebilir. Kişi yemek yiyerek adeta kendini “tedavi eder”. Hastada psikopatoloji gelişmişse anoreksiya, bulimiya da görülebilir. Hayatının kontrolünü kendinde hissetmeyen kişi, bedenini aşırı kontrol ederek tepki verebilir. Obsesif kişilik yemeklere takıntılık olarak çıkabilir. Yeme bağımlılığı da yeni yeni araştırılmaya başlanılan, psikolojik ve nörolojik açıklamaları olan bir hastalıktır…. bu örnekleri çoğaltabiliriz….

Özet olarak, eğer kronik olarak fazla kilo sorununuz varsa, bu bir hastalıktır ve tedavisinde mutlaka multidisipliner, farklı uzmanların beraber çalıştığı bir tedavi sürecine girmek şarttır. Aksi halde geçici olarak kilo verilse de bir süre sonra kilo geri alımı gerçekleşir (malesef konvansiyonel yöntemlerle kilo verildikten sonra kilo geri alım yüzdesi çok yüksektir, %90-95 civarındadır!). Kapsamlı bir tedaviye başlamayacaksanız hiç başlamayın, mevcut kilonuzu koruyun, çok daha sağlıkdır. Kilo veriş ve alışlar bedenimize ciddi zarar vermektedir. Obezite kesinlikle tedavi edilebilir bir hastalıktır, yeter ki doğru adresi bulun….

Geçmiş Yaşam var mı?

Bu sorunun cevabını dört farklı şekilde verebiliriz:

  1. Evet var… Hatta geçmiş yaşamlar değil paralel yaşamlar yaşanıyor da deniliyor. Ruh, farklı deneyimler yaşıyor. Karma felsefesi devreye giriyor, farklı hayatlarda ilişikiler, olaylar, karakterler deneyimleniyor…  Geçmiş yaşama inananların terapi süreçleri de hızlı ilerliyor. Rahatlatıcı bir tarafı var. Geçmiş deneyimleri dönüştürme çabuk olabiliyor.

  2. Hayır yok… “Tabula rasa” (boş tahta) olarak dünyaya geliyoruz… Ancak boş tahta olmamız, bilinçdışımızın sembollerle kendini ifade etmesini engellemiyor. Hikayeler, masallar, şekiller aracılığıyla iç dünyamıza erişebiliyoruz. Ortaya çıkan “hikaye” (ki okunan kitaplardan, seyredilern filmlerden veya dinlenmiş öykülerden esinlenmiş olabilir) ile mevcut durumdaki sıkıntı arasındaki bağlantı farkedilince onu dönüştürmek kolay oluyor.

  3. Evet var… Ancak atalarımızın hayatları DNA yoluyla bize geçmiş oluyor. Büyük anneannemizin mavi gözü veya piyano çalma yeteneği geçiyor da neden yarım kalmış bir aşk hikayesinin acısı veya savaşta askerlerini hatası yüzünden kaybeden bir komutanın utancı geçmesin ki?

  4. Hayır yok…  İnsanlar elektriksel varlıklar oldukları ve etraflarındaki diğer varlıklarla sürekli iletişim halinde oldukları için, kolektif bilinçdışından, kendi sorunlarına paralel olan hikayeleri radarlarıyla yakalıyorlar ve kendilerini onlarla ifade ediyorlar.

Sonuç olarak bilinçdışımızdan çıkan hikayeler bize bizi anlatıyor ve sorunlarımız cevaplarını bize gösteriyorlar!