Fobiler

Fobi, sıradan korku duygusuna göre daha şiddetli hissedilen bir tür kaygı bozukluğudur. Canlı veya cansız varlıklara veya bir mekana, duruma yönelik hissedilebilir. Hissedilen korku, verilen tepki mantık çerçevesinin dışında kalır. Fobi yaratan koşulla karşı karşıya kalındığında büyük sıkıntı, panik hali yaşanabilir. Ekstrem durumlarda kişi, can güvenliği dahi tehlikeye atacak şekilde, adeta kontroldan çıkmış gibi, kendini fobiden “kurtaracak, uzaklaştıracak” davranışlarda bulunabilir (Sokağa, trafiğe fırlama, ortamı terk etme, dehşetle bağırma, bayılma, …)

Fobiler basit veya karmaşık olabilirler. Basit fobilerde, korku yaratan durum, nesne net bir şekilde bilinir. Hatta kaynaklandığı, ortaya çıktığı an bile hatırlanabilir. “6 yaşımda köpek saldırmıştı, o zamandan beri her köpek gördüğümde bayılacak gibi oluyorum” der danışan…

Karmaşık fobilerde ise hem birden fazla tetikleyici korku nesnesi olabilir hem de nerden kaynakladığı, nasıl başladığı bilinmez. “Kendimi bildim bileli böceklerden korkarım, karafatma gördüğümde bayılacak gibi oluyorum”. Karmaşık fobilerde, fobi temaları katman katman birbirini örtmüş veya içiçe geçmiş olabilir. Bazen de toplum baskısı, otosansür sebebiyle açığa çıkartılamayan, gizlenen sırlar, travmalar fobi şeklinde kendini gösterebilir. “Aslında kediler çok güzel hayvanlar ama sürtünmelerine dayanamıyorum, bayılacak gibi oluyorum” diye birisi cinsel tacize uğramış olup, bu travmasını hayvan fobisine dönüştürmüş olabilir (bilinçaltı seviyesinde).

Fobi tedavilerinde, çeşitli terapi modelleri kullanılabilir. Adım adım duyarsızlaştırma, maruz bırakma uygulanabilir. Hangi terapi modeli seçilirse seçilsin, fobinin kaynağını bulmak ve fobiyi yaratan sebebi “yeniden çerçevelendirerek” danışanın hayatına olan olumsuz etkisini ortadan kaldırmak gerekir. Fobi tedavilerinde giderek daha fazla “sanal gerçeklik” (virtual reality) araçları da kullanılmaya başlanmıştır. Fobinin çeşidine göre (ör. Yüksekli, uçuş, mekan fobileri gibi) bu araçlar faydalı olabilir.

Ben kişisel fobi terapimde, davranışçı bilişsel tekniklerle, regresyon terapisinin harmanlanmasını kullanıyorum. Adım adım bilinçaltı çalışmalarla fobinin kaynağına iniyoruz ve kaynağı keşfettiğimizde yeniden çerçevelendirerek onu dönüştürüyoruz. Basit fobiler 2-3 seansda çözüme kavuşurken, karmaşık fobilerin terapisi daha uzun sürebiliyor.

Özel olarak, Uçuş fobisinin terapisinde ise sanal gerçeklik aracı kullanıyoruz. Uçuş fobisine özel bir protokolu www.keyifleucuyorum.com sitesinde bulabilirsiniz.

Online Terapi

Online terapi, Skype üzerinden gerçekleştirdiğim ve yüz yüze terapi kadar etkili olan, aynı anda ve sizin için uygun bir yerde tedavi almanın hızlı ve kolay bir yoludur. Sık seyahat ediyorsanız, yurtdışında yaşıyorsanız veya Akatlar’daki merkezime ulaşmakta güçlük yaşarsanız bu terapi sizin için idealdir. Dilerseniz iletişim formunu doldurup, konu kısmına Online Terapi yazıp size 24 saat içinde geri dönüş yapmamı isteyebilir, Skype butonuna tıklayarak en kısa sürede gerçekleşecek bir online terapi talep edebilir ya da 1o dakikalık ücretsiz tanışma seansı için kayıt olabilirsiniz.

Daha fazla bilgi veya demo online terapi randevusu almak için lütfen arayın veya formu doldurup gönderin: 0212 352 70 87 bilgi@senizunal.com

İlişki Terapisi

Başkaları hakkında bizi rahatsız eden herşey, kendimizi anlamaya, keşfetmeye sevkeder.

Everything that irritates us about others can lead us to an understanding of ourselves.

Carl Jung

İlişki terapisi deyince ilk olarak aklımıza genellikle bir kadın ve erkek arasında görülen, romantik natürlü ilişkinin daha sağlıklı, doyumlu, problemsiz olması için yapılan çalışmalar gelir.

Ancak kadın-erkek (veya aynı cinsiyetteki iki kişi) arasındaki romantik natürlü ilişkiler, genel olarak kişiler arası ilişkilerin çok küçük bir alt kümesidir.

Bir insanın pek çok farklı (artı ve eksi) yönü vardır. Adeta içinde yüzlerce farklı minik insanlar barınır. (bu duruma anlamak için Ters Yüz isimli animasyon çocuk filmini tavsiye ederim 🙂 İnsan içinde bulunduğu duruma, geçmişine, deneyimlerine, beklentilerine göre farklı şekillerde davranabilir, tepki verir. Karşısındaki insan da (uzun ve/veya yoğun ilişki yaşadığı her hangi birisi olabilir) onun tepkisine maruz kalır. Bu tepki yumuşak, nazik, keyifli olabileceği gibi bazen de sert, şiddet dolu, kırıcı olabilir. Bazen bu tepkiler uzun bir süre aynı olurken, bazen de çok kısa süreli dalgalanmalar şeklinde kendini gösterebilir. Bazen de belirli bir durum ve insana karşı özel tepkiler de gelişebilir…

“Çift / aile terapisi” diye terapinin bir alt kümesi vardır, hatta bu konuyla ilgili özel eğitimler, terapi merkezleri bile kurulmaktadır. Bu alt kümenin kendine özel konuları vardır (cinsellik gibi). Büyük çoğunlukta iki farklı cinsiyet arasında gerçekleşmesi de birbirini uyum sağlamayı zorlaştırabilen unsurlardan birisi olabilir. Bence bu ilişki tipinin en özel durumu “ilişkinin bitirilebilme”sidir. Çoğu çift terapiye “tamam mı devam mı” sorusu ile başlar (her zaman dile getirilmese de)

Bir de “bitirilmesi” neredeyse imkansız ilişkiler vardır ki esas bunlarda büyük sıkıntılar, kavgalar görülür. Ancak nedense bu ilişkilerin iyiliştirilmesi için terapi pek akla gelmez. Ancak kişiyi en fazla yaralayan, hırpalayan keza aynı şekilde büyüten, geliştiren ilişikiler de bunlardır.

Örneğin:

  • Evebeyn – çocuk ilişkisi
  • Kardeş ilişkisi
  • Gelin/damat – kayın aile ilişkisi
  • Uzun soluklu, derin arkadaş ilişkisi
  • İş ortaklık ilişikileri
  • Patron-eleman ilişkisi

Tabi ki özünde insanın en önemli ilişkisi kendisi ile olan ilişkisidir! Kiminle karşılaşırsa karşılaşsın, kendisi anlayıp, artı yönlerini keşfedip onların sesini yükseltmeden, eksi yönlerini de farkedip onları dönüştürmeden, girdiği ilişkilerde arzu ettiği huzuru, doyumu, keyifi bulamaz.

Bu nedenlerle ilişki terapileri aslında insanların öncelikle kendilerini keşfetmelerini sağlatmalıdır. Kişiler, isteklerini, arzularını, tolerans sınırlarını, gelecek hedeflerini belirledikten sonra ilişkilerini sağlıklı olarak analiz edebilirler ve o ilişkilerde kalıp kalmamayı tercih edebilirler. Eğer kalmak zorundalarsa da sağlıklı sınırlar koyabilirler.

İlişki Terapi Seansları

Genel olarak 12 seanslık bir terapi süreci ilişkinin dinamiğini anlamak ve tarafların kendilerini tanımaları, ilişkiye ne kattıklarını keşfetmeleri ve ilişkinin geleceğini şekillendirebilmeleri için yeterli bir süreçtir.

İlk 2 seans ilişkiyi yaşayanlar beraber gelirler. Ardından her bir taraf ile 4’er bireysel seans yapılır.  Sonra son 2 seansta da beraberce tarafların birbirlerine “kendi keşiflerini”ve “beklentilerini” anlattırlar ve ilişkilerindeki “yeni kuralları, sınırları, keyifleri” belirlerler.

Seanslar genellikle haftalık olarak planlanır. Duruma göre daha sık veya seyrek de gerçekleştirilebilir.

İhtiyaç halinde bireysel veya toplu ek seanslar da planlanabilir.

Bireysel Terapi

Terapi, nehri geçmek için kullanılan bir teknedir, sadece, karşı kıyıda inmeyi hatırlamamız gerekir…

Therapy is a boat to cross the river, we just have to remember to get off on the other side…

Caroline Myss

Herkesin hayatında inişler, çıkışlar olur. Mutlu zamanlar olduğu kadar, zor, tehditkar, üzücü, boğucu veya çözümsüz hissettiren anlar da olur. Böyle zamanlarda insan genellikle ilk başta, etrafından destek arar. Ancak dost/akraba/arkadaş yerine, soruna ‘’objektif-tarafsız’’ bir gözle baktıracak bir uzman, sorunun odağına kısa sürede ulaştırabilir. Çözüm odaklı, deneyimsel, dönüştürücü bir terapi metodu uygulayan bir uzman, kişinin sıkıntısını kısa zamanda giderebilir. Özellikle kronik, belirli bir pattern ile tekrarlanan konularda uzman desteği çok faydalıdır.

Her psikolog terapi yapabilir mi?

Hayır! Psikoloji lisans eğitimi, psikoloji hakkında teorik bilgiler verirken, belli konulara odaklanarak araştırma yaptırtır. Bazı bölümler staj imkanı sağlayabilir.

Master veya doktora eğitimi, odaklandığı uzmanlık alanına göre bir miktar terapi deneyimi kazandırabilir.

Terapi yapan psikolog (Psikoterapist) veya psikiyatr seçtiği terapi modelinin eğitimini, genellikle, eğitim vermeye yetkili birisinden, bir merkezden alır. Bu eğitim teorik bilgiler, terapiste ‘’öz-farkındalık’’ kazandıracak çalışmalar içermelidir. Ardından da süpervizyon süreci olmalıdır. Öz farkındalığı yüksek bir psikoterapist, danışanına gerekli empatiyi de göstererek, onu deneyimsel ve dönüştürücü bir terapi sürecine alabilir.

Hangi psikoterapi modeli bana uygundur?

Halen onlarca farklı terapi modeli bulunmaktadır. Kişi, ihtiyacına ve maddi, manevi imkanlarına göre farklı çalışmalara ulaşabilir. Önemli olan seçilen terapi modelinin deneyimsel ve dönüştürücü “experiential and transformational” olması gerekir. Sadece akıl seviyesinde yapılan terapiler semptomları geçirebilir ancak kesin ve derin bir tedavi sağlamayabilir.

Bireysel psikoterapi belirli bir tema için tercih edilebileceği gibi, kişisel gelişim konusunda da faydalı olabilir. Aynı dili konuşuyor olmak birbirimizi yüzde yüz anlıyoruz anlamına gelmez. Çoğu zaman söylediklerimiz ile duygularımız, isteklerimiz uyuşmaz. Çeşitli nedenlerle kendimizi olduğumuzdan farklı ifade ederiz bu da ilişkilerimize yansır. En önemlisi de kendimizle olan ilişikimize yansır. Psikolojik bir sıkıntının özünde, kalp ile akıl arasında çelişki yatar çoğu zaman…

Dikkat edilmesi gereken ve çoğu zaman da ihmal edilen bir husus vardır. Bazı psikolojik sıkıntılarımızın kaynağı biyolojik olabilir. Hormonal değişiklikler, mineral, vitamin eksiklikleri, çeşitli biyolojik hastalıklar da psikolojimizi etkiler. Bu nedenle psikoterapiye başlanmadan önce genel bir sağlık taramasından geçmek faydalıdır.

Kişisel pratiğimde, farklı ekollerde aldığım tüm eğitimleri harmanlayarak eklektik bir terapi tarzı uyguluyorum. Kendi terapi tarzımın özelliklerini sıralamam gerekirse:

  • Deneyimsel ve dönüştürücü çalışmalar içeriyor
  • Bilinçdışı ve bilinçaltını devreye sokacak egzersizler yer alıyor
  • Seans dışında kitap, film önerileri ve çeşitli farkındalık kazandırıcı ödevler içeriyor
  • Seans aralarında email ve gerekirse mesaj ve telefon aracılığıyla iletişimde kalınıyor
  • Sorun ne olursa olsun, varoluşçu temalara değiniliyor (hayat amacı, yanlız kalma korkusu, ölüm korkusu, sorumluluk/özgürlük temaları, …)
  • Belirli sayıda seans yaptıktan sonra (kişiye göre farklılık gösterir) molalar vererek farkındalıkların, deneyimlenilenlerin hayata aktarılıp aktarılamadığı kontrol ediliyor
  • Benimle çalışmak isteyen bir danışandan kendini ve problemi, beklentisini anlatan bir yazı talep ediyorum (e-posta olarak). Akabinde istenirse, kısa bir telefon görüşmesinin ardından randevulaşıp, ilk görüşmeye hazırlanıyorum. Gelen yazı, danışan hakkında vakit kazandırıp, çok önemli ipuçları verip, benim terapist olarak nasıl destek olabileceğim hakkında da bir kanaat oluşturuyor.
  • Benim kişisel çalışma stilimde, bir seans 60 ila 90 dakika arasında değişir. Deneyimsel, dönüştürücü terapilerde bilinçdışı imgeleme çalışmaları, biraz daha uzun zaman gerektirir. Başlangıçta 90 dakika süren bir seans, danışan deneyim kazandıkça, 60 dakikaya kadar inebilir. Ortalama 75 dakika civarındadır.

Tutulmayan sözler…

Söz vermek ne demektir? Hem Türkçe hem de İngilizce sözlüklerde baktım. “Kesinlikle yapacağını söylemek” diye açıklıyorlar. Hatta dini yorumlar yapan siteleri bile okudum. Bir hadiste “verilen sözü tutmamak münafıklıktır (iki yüzlülük)” diyor. Benim şahsi lugatımda da “bir işin altına imza atmaktır”. Tutmadığım, tutamadığım söz ruhumu, kalbimi acıtır, vicdan azabı çekerim. Unutarak veya elimde olmadan tutamadığım sözler için ise elimden geleni yaparım, özür dilerim, telafi etmeye çalışırım.

Başta ailem olmak üzere, aldığım eğitim, okuduğum kitaplar, esinlendiğim kişiler hep aynı telkini yaptılar.

Yaşadığımız toplumun dengeli, huzurlu olarak var olabilmesi, sağlıklı sınırlar koyulabilmesi, kişisel veya genel sözlerin tutulması ile gerçekleşiyor. Ehliyetimi alırken trafik kurallarına uyarak araba kullanmaya söz veriyorum. Ev kiralarken komşuları rahatsız etmemeye, gürültü yapmamaya, tepelerinden pislik dökmemeye söz veriyorum. Okula kayıt olduğumda öğretmenimin dediklerini yapmaya, arkadaşlarıma saygılı olmaya, vaktinde gelmeye söz veriyorum. Evlenirken eşimi sevip sayacağıma, onu aldatmayacağıma, iyi ve kötü günde onun yanında olacağıma da söz veriyorum. İşe girerken, mesai saatlerime uyacağıma, verilen işi eksiksiz yapacağıma, şirketimin özelini başkalarıyla paylaşmayacağıma söz veriyorum. Onlar da karşılığında belirli periyotlarda bana önceden belirlenen maaşı, primi ödeyeceklerine, kariyer planımı yapacaklarına, tarafsız olacaklarına söz veriyorlar….

Bu liste sayfalarca uzayabilir…

Kişisel seviyede de sözlerin tutulması çok önemli. Duygusal olarak, vicdanen, gece yastığa başımı koyduğumda huzurlu bir uyku uyuyabilmek için sözlerimi tutmalıyım. Var olduğum aileye, topluma borcumu ödeyebilmek için sözlerimi tutmalıyım. Sağlıklı ilişkiler için, ruhsal karmamı kirletmemek için sözlerimi tutmalıyım…

Ancak…. İnsan beşer kuldur şaşar … demiş atalarımız…

Şaşar da beklenmedik insanların şaşırması da bizi çok şaşırtıyor, sarsıyor, dağıtıyor, inancımızı sorgulatıyor…

Son zamanlarda hem şahsi meselelerimde hem de yakın çevremdekilerde pek çok tutulmayan söz vakası görüyorum. Bazıları el sıkışarak verilmiş sözler, bazıları ise yazıya dökülmüşler. El sıkışarak yapılan anlaşmaları bozmak, inkar etmek daha kolay olsa da, bozmaya niyetli olanlar yazılı anlaşmalardaki satır aralarını, yazılmayanları bulup ortaya çıkartıyorlar. Koca koca okumuş insanlar, küçük çocuklar gibi mızıkçılık yapıyorlar. Bugün A dediğine yarın Z diyebiliyorlar… Üstelik de gözünün içine baka baka, bir sürü şahitlerin olduğu halde “sen yanlış biliyorsun” diyebiliyorlar. Ne için? 3 kuruş fazla para için genellikle…

Kişisel olarak başkalarını düzeltmek, doğru yola getirmek gibi misyonumuz yok, istesek de yapamayız, haddimiz değildir. Ancak kendimize bakıp, kendimizi düzeltirsek, bir nebze yakın çevremize etki yapabiliriz.

Bu sene başında Küçük Ruhun Hikayesi başlıklı bir yazı yazmıştım, aynalamaya giriş olarak.Pratiğe yansıması şöyle olabilir:

Benim etrafımda bir sürü sözünü tutmayan insan var. Hem bana, hem de yakın arkadaşlarıma. Arkadaşlarımın ki hayrete düşürürken, benim yaşadıklarım ise beni yaralıyor, madden zarara sokuyor, inancımı zedeliyor. Demek ki bu konunun enerjisi etrafımda dolaşıyor. Şimdi ve burada “verilen sözler” hakkında bir farkındalık keşfetmem gerekiyor… Tüm bunlar bana ne anlatıyor olabilir?

1- Benim verip de tutmadığım sözler var mı? Ara sıra aramayı atladığım arkadaşlarım, danışanlarım olabiliyor. Nihayet aradığımda özür dileyip, telafi etmeye çalışıyorum. Ödenmemiş borcum yok. Uzun zamandır kerhen söz vermişliğim de olmuyor açıkçası, gerçekten kalben istemediklerimden uzak durmaya çalışıyorum.

2- Beni yaralayanlardan ne öğrenebilirim? Bunun için önce onlar hakkında aklıma ilk gelen sıfatları düşündüm: “hain” ve “korkak” geldi. Kendi içimde bu sıfatların ne anlama geldiklerini bulmaya çalıştım. Hain sıfatı için bir meslektaşımdan bana regresyon terapisi uygulamasını rica ettim. Enteresan çıkarımlar oldu, korkak sıfatını da içine alan… Bu tarz kişilerle yüzleşmekten çekindiğimi, tatsızlık çıkmasın diye alttan aldığımı, hatta hakkımı bile teslim ettiğimi fark ettim!! Ancak regresyon terapisinin sonundaki şifalanma bölümündeki mesaj çok güçlüydü. Atatürk’ün enerjisini hissettim, bana mesajı şuydu: “Biz Kurtuluş Savaşı’nı kazandık, sen bu kıytırık meselelerle mi başa çıkamayacaksın?” üffff, utandım valla…

Bir de kimle, ne konuda olursa olsun, tüm anlaşmaları yazılı yapmam gerektiğini idrak ettim 🙂 (Kanunen email bile yeterliymiş.)

Sizin hayatınızda bu aralar hangi enerjiler yoğun? Çoğu zaman kendi içinize dönerek veya bir araç ile farkındalık yaşayabilirsiniz (çeşitli kartlar – arketip, tarot, melek vs – i ching – okuduğunuz kitap – seyrettiğiniz film vs olabilir). Çok zorlanırsanız da destek istemekten çekinmeyin. Enerjinin içinden geçmek zor gibi görünse de içinde kalmaktan kat be kat iyidir. Özgürleştirir!!

Hele bir de kendimize verdiğimiz ancak tutumadığımız sözler var ya… Ansiklopedi yazılır bu konuya….

Kendini ifade – 7.5 yaşın dürüstlüğü

Sınır koymak, gerçek duygularımızı, beklentilerimizi ifade etmek, istemediğimiz şeylere hayır diyebilmek…

Çocukken rahatça yapabilirken, hangi yaşlarda bunları yapmaktan vazgeçiyoruz? Başımıza gelen hangi olaylar bizi, kendimize sansür koymamıza yol açarak, dürüstçe konuşmaktan alıkoyuyor?

Bu sorular terapi odalarının ana temaları. Tüm psikolojik, psikosomatik rahatsızlıkların altında bu konular var. Terapistler bu sorulara, dürüst, içten, samimi cevaplar buldurmaya çalışıp, hayatlara uygulatmaya çalışıyorlar. Gerçek ben’e ulaşmak, kalbimizin dileklerine kavuşmak için…

Yetişkinler açıkça konuşulmayan gerçekleri, duyguları paylaşmak isteğiyle doluyken neler yaşarlar?

Önce gerçekler, artık bastıramayacakları kadar fokurdar insanın içinde, acı vermeye başlar.

Arkadaşlarla konuşulur, hatta gerekirse koçlarla, terapistlerle… Bir sürü kişinin fikri alınır. Genellikle farklı açılardan bakanlara sorulur ve sonunda iyice çorba olunur…

Tüm bu sürede, sağlıklı bir konuşma yapacak duygusal denge bozulduğu için, nihayetinde adeta patlama yaşanırcasına gerçek duygular “dökülür”.

Akabinde iki sonuç olur. Eğer  karşı taraftan olumlu tepki alınırsa “ay şimdiye kadar aklım nerdeydi, salak kafam, boşu boşuna kendime işkence çektirerek zaman kaybettim” denerek mutlu olunur.

Eğer karşıdan beklediğimiz cevabı alamazsak, önce hayal kırıklığı yaşarız. Ardından adeta uygunsuz bir şekilde yakalanmış gibi utanç ve pişmanlık hissederiz. Tabi önce karşımızdakine sonra da kendimize duyduğumuz öfkeyi de unutmamalı… Bu noktada tekrar destek ve savunma mekanizmalarına başvurulur…

Her durumda hissedilen ortak his “rahatlama” ve “hafifleme”dir! Birden taşıdığı tüm yükleri atmış balon gibi havalanıveririz. Adeta yeni nefes almayı öğrenmiş gibi derin nefesler alırız. Kafalar hala karışık olsa da içsel bir dinginlik ve keyif hali yaşarız. Sonuç ne olursa olsun görüşümüz berraklaşır, hayata bakışımız netleşir. Farklı bir umut dolar içimize “eee şimdi bakalım neler olacak? what is next?” 

Yetişkinlerin yukarıdaki süreci yaşamaları farklı sürelerde olur, birkaç saatten, birkaç güne, haftaya hatta yıla uzayabilir… Peki 7.5 yaşındaki (henüz aksi telkin yapılmamış) bir çocukta nasıl olabilir? 

Bu sabah bunu gözlerimle deneyimledim 🙂 Kar tatili yüzünden günlerdir evde kalan kızımı eğlemek için yakın oturan arkadaşlarıyla program ayarlamaya çalışıyorum. Dün gece de bir arkadaşının bize gelmesi için annesi ile program yaptık. Kızım o arkadaşı ile oynamayı çok sevdiği için ona sorma ihtiyacı hissetmedim. Bu sabah, öğleden sonra arkadaşının geleceğini söyleyince birden ters bir tepki geldi: “Hayır, onun gelmesini istemiyorum!”

Çok şaşırarak, “Neden, ne oldu?”

– “Onun gelmesini istemiyorum, ben onlara gideyim…”

– “Biz annesi ile program yaptık, bugün o gelecek, başka bir zaman da sen gidersin.”

– “Hayır, onun gelmesini istemiyorum!”

– “Peki neden? Her zaman bayılırsın onunla oynamaya…”

– “O odamı çok dağıtıyor, her şeyi yere fırlatıyor sonra da toplamadan gidiyor, ben toplarken çok yoruluyorum!”

Kızımın oyun odasını toplamak onun sorumluluğunda, bu konuda taviz vermiyorum 🙂

– “O zaman geldiğinde söylersin.”

– “Hayır son sefer söyledim ama beni yine de dinlemedi, gelmesini istemiyorum. Annesini ara ve söyle!”

Ne istediğini de kesin bir şekilde ortaya koydu! Ben onu yatıştırmaya, ayıp olur falan diyerek ikna etmeye çalıştım ama nafile… Başımda durarak arkadaşının annesine mesaj attırttı. “Benim söylediğimi söylersin” diyerek de sorumluluğu üstüne aldı!

Ben çekinerek anneye mesaj attım, biz anneler kızlarımızı koruma adına belki üzülürüz, alınırız, savunmaya geçeriz, küseriz diye endişeleniyordum. Kızımın kızı ile konuşmak istediğini söyledim. Kızım telefonu eline aldı ve açık ve net şekilde arkadaşına şunları söyledi: “Ben senin bize gelmeni istiyorum ama geçen sefer çok dağıttın ve sen gittikten sonra ben çok zor topladım. Eğer bir daha o kadar çok dağıtmayacağına ve oyun bitince toplayamaya yardım edeceğine söz verirsen bize gelebilirsin.” Arkadaşının cevabından sonra da “tamam seni bekliyorum” dedi ve telefonu kapattı. Ne dedi arkadaşın diye sordum, “Tamam söz veriyorum” dediğini söyledi…

Bu kadar basit aslında galiba… alınmaca, gücenmece, darılmaca yok…

Çocuk eğitmek – 10 dakikalık servis gecikmesinin anatomisi

Eğitim şart! Hepimiz çocuklarımızı imkanlarımız dahilinde en iyi okullara göndermeye, pek çok aktiviteye dahil etmeye çalışıyoruz. Uzmanlara danışıyoruz, kitaplar okuyoruz. Ancak en önemli konuyu atlıyoruz, onlara örnek olmayı… hayatın en küçük detaylarında…

8 yaşındaki kızımı 3 haftalık bir yaz kampına yazdırmıştım ve bugün ilk haftanın son günüydü. Kamp evimizden bayağı uzak olmasına rağmen çok methedildiği için denemek istemiştik. Aslında kamp çoğu katılımcıya uzaktı, hemen hemen tüm çocuklar da servis kullanacaklardı. Kampın ilk günü, kızımın 2. sırada alınacağını ve yaklaşık 35 dakikalık bir toplanma süresinden sonra ana yola koyulacağını ve toplam 1 saat civarında kampta olunacağını öğrendim. Eh, gülü seven dikenine katlanır, sonuçta dünyanın her yerinde her gün okula 1 saat yürüyen çocuklar yok mu? Bizimkiler şanslı bile…

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve çocukların toplanması her sabah 1 saati buldu, kampa 1.5 saatte varıldı. Kızımı araba tuttu, servis nedeniyle kampa gitmek istememeye başladı. Ben de servis şirketini aradım, onlar da haklı, toplam çocuk sayısı anca bir minibüs ediyor ve hemen hemen herkes sitede oturduğu için sitelere girip çıkmak vakit alıyor. Hele bir de çocuk birkaç dakika geç kalırsa, yandılar… Yine de ikinci haftadan itibaren ikinci minibüsü devreye koyarak çocukları bölmeyi kabul ettiler.

Ben de kızımı rahat ettirmek adına, bu hafta bitene kadar, onu sabahları servisin son toplama noktasına götürmeye karar verdim. Normalde kızım kapris pek yapmadığı için gerçekten rahatsız olduğunu biliyordum.

Uzun girişten sonra bu sabah yaşanan küçük olaya gelelim … servis 10 dakika kadar geç kaldı (toplam 1 saat toplanmanın üstüne). Arabada beklediğimiz için rahatız ama neden? Servis şoförünü aradığım zaman bir çocuğun uyanamadığı için onu 10 dakika beklediklerini öğrendim … ve o an çıldırdım!!

Ben –  “Nasıl yani, bir çocuk için tüm çocukları bekletiyorsunuz ve kampa geç kalıyorsunuz, öyle mi?

Şoför – “Annesi telefon etti, çocuk uyuya kalmış, beklememizi istedi.”

Ben – “Anne tabi ister ama sizin beklememeniz lazım, servisler prensip olarak en fazla bir dakika bekler gider.”

Şoför – “Evet haklısınız ama sonra beklemeyince anneler bağırıp kızıyorlar. Bizi şikayet ediyorlar.”

Ben – “Diğer çocuklara haksızlık olmuyor mu? Madem çocuk geç kalıyor ya anne kampa götürür ya da arkanızdan size yetişir. Ben sizin yolunuza geliyorum ya…”

Şoför – “Herkes sizin gibi anlayışlı değil, ben de emir kuluyum, bir şey diyemem.”


Bu basit görünen olaya taraflar açısından bakarsak, şöyle düşünüyor olabilirler:

Geç kalan çocuğun annesi… “Kampa ve servise dünyanın parasını ödedim, ne var çocuğumu birkaç dakika beklerlerse? Alt tarafı yaz kampı, askeri kamp değil neticede, biraz geç kalsalar bir şey olmaz. Hele bir beklemesinler, kıyameti koparırım. Çocuğum kendi başına kalkamaz, kendini idare edemez, daha küçük o.”

Şoför… “Bu İstanbul trafiği de felaket. Ne yapayım doldurmuş şirket sahibi dağınık oturan çocukları, netice de benim yüzümden geç kalınmıyor. Ben zamanında başlıyorum. Bana bağırılmasın, ben şikayet edilmeyeyim de ne isterlerse yaparım. Şu son binen kızın anası da dert oldu başıma.”

Servis şirketi…“Çocuklar şikayet etmese ne güzel halletmiştik. Nereden çıktı şimdi bu kadın. Her gün arıyor. Ne var oturuversin çocuğu, amma nazlıymış. İkinci minibüse de para ver şimdi, ben az kazanacağım.”

Geç kalan çocuk…“Üf şu yaz kampı da nereden çıktı. Bütün gün havuzda, ipod falan oynamak varken. Zaten uykum da var, yaz tatili değil mi, gece yarısına kadar otururum. 3 ay yetmez tatil 5 ay olmalı. Sabahları kalkmak çok zor. Servise geç mi kaldım, haberim yok. Annem uyandırmadı. Ben çalar saatle uğraşamam. Annem halletti, Ailem benim için her şeyi halleder.”

Benim kızım…“Annem çıldırdı! En iyisi susup sessizce servise binip gideyim.”

Ben…“Kimse üstlendiği işi hakkıyla yapmıyor. Sorumluluğunu almıyor. Konuşsan ne fayda? Havanda su dövüyorsun. Koca koca unvanlı adamlar sınırları çizemezken bu ülkede, servis şoföründen nasıl beklersin? 50 yaşındaki adamların donlarını anneleri yıkarken, 8 yaşında bir çocuğa çalar saatin önemini nasıl anlatırsın? Michelle Obama 6 yaşında başlamış çalar saat öğretmeye çocuklarına, biz de 60’ında bile herkes her yere geç kalıyor ve kimse umursamıyor. Ülkenin Ata’sına saygı gösterilmezken, başkalarına saygıyı nasıl öğretirsin?”

Neyse … Ben yine de kızımın her sabah çalan 2 alarmını kurmaya devam edeyim (biri kalkmak, diğeri servise inmek için) çantasını geceden ona hazırlatayım,  yaz kış saat 10’u geçirmeden yatırayım, başkalarına saygılı olmasını anlatayım, haksızlığa uğradığında teselli edeyim.

Bu arada çocuklar uyuya kalmaz, anneler kalır!

Grup Terapisi

Grup terapileri, yaklaşık 100 yıl önce temelleri atılmış, II. Dünya Savaşının ardından da, başta ABD’de
olmak üzere giderek yaygınlaşmıştır.
Çeşitli grup teknikleri vardır. En çok kullanılan şekli ‘’destek grupları’’dır. Grup terapilerinin terapötik
özelliklerinin bazılarını sıralayarak alırsak:

  • Umut aşılar (güven+ inanç)
  • Özverili olmayı sağlar.
  • Temel aile özellikleri grubun içinde kendini gösterir ve onarıcı etkisi vardır.
  • Karşılıklı bireylerarası öğrenme
  • Varoluş temalarını konuşma (ölüm, özgürlük, yalnızlık, anlamsızlık)
  • Bireyin mikro evreninin temsili

Mikro evrende davranışlardan ders alma süreci aşağıdaki gibi işler:
Kişi problemini ortaya koyar –> Diğerlerinin tepkisine kendi cevabını gözlemler –> Tepkiler karşılıklı paylaşılır –> Kişinin kendi hakkındaki görüşleri anlar ve  kabullenir –> Kişi sergilediği davranışlar için sorumluluk almaya başlar –> Kişi değişim için cesaret toplar ve harekete geçer

Grup terapisinde YÖNETİCİ’nin (LİDER’in) rolü, etkinliği, becerisi çok önemlidir. Kişiliği ve karakteri grubun tonunu, sürecin nasıl olacağını, girdilerini ve çıktılarını belirler. İyi bir grup lideri:

  • Kendiliğini kaybetmeden diğerinin dünyasına çok derin girebilir.
  • Danışanlarını ‘’zorlayacağı’’ güvenli alan yaratır.
  • Kendini besleyerek başkalarına verici olur.
  • Kişisel ve profesyonel kimliğini açık ve net sınırlarla kaynaştırır.
  • Geribildirimlerden çekinmez.

Kimler grup terapisine katılabilir?
Başlıca sorunu diğer insanlarla ilişkileri olan insanlar için uygundur. İyi motivasyon, kendini iyi ifade
edebilme yararlıdır. Ağır kişilik bozukluğu ve psikotik rahatsızlık olmaması iyi olur. Orta derecede
sosyal anksiyetesi olanlar için çok iyidir çünkü sosyal davranış provaları yapabilir.
Benzer sorunları olanların aynı grupta toplanması avantaj olabilir ancak bunun yanında farklılıklar da
(iyi yönetilmek kaydıyla) gruba dinamizm katabilir.

Merkeziminde düzenli haftalık devam eden yaşantı grubumuz devam etmektedir. Detaylı bilgi için tıklayınız…

Hangi psikoterapi modeli bana uygundur?

Halen onlarca farklı terapi modeli bulunmaktadır. Kişi, ihtiyacına ve maddi,
manevi imkanlarına göre farklı çalışmalara ulaşabilir. Önemli olan seçilen terapi
modelinin deneyimsel ve dönüştürücü “experiential and transformational”
olması gerekir. Sadece akıl seviyesinde yapılan terapiler semptomları geçirebilir
ancak kesin ve derin bir tedavi sağlamayabilir.
Bireysel psikoterapi belirli bir tema için tercih edilebileceği gibi, kişisel gelişim
konusunda da faydalı olabilir. Aynı dili konuşuyor olmak birbirimizi yüzde yüz
anlıyoruz anlamına gelmez. Çoğu zaman söylediklerimiz ile duygularımız,
isteklerimiz uyuşmaz. Çeşitli nedenlerle kendimizi olduğumuzdan farklı ifade
ederiz bu da ilişkilerimize yansır. En önemlisi de kendimizle olan ilişikimize
yansır. Psikolojik bir sıkıntının özünde, kalp ile akıl arasında çelişki yatar çoğu
zaman…
Dikkat edilmesi gereken ve çoğu zaman da ihmal edilen bir husus vardır. Bazı
psikolojik sıkıntılarımızın kaynağı biyolojik olabilir. Hormonal değişiklikler,
mineral, vitamin eksiklikleri, çeşitli biyolojik hastalıklar da psikolojimizi etkiler.
Bu nedenle psikoterapiye başlanmadan önce genel bir sağlık taramasından
geçmek faydalıdır.
Kişisel pratiğimde, farklı ekollerde aldığım tüm eğitimleri harmanlayarak
eklektik bir terapi tarzı uyguluyorum. Kendi terapi tarzımın özelliklerini
sıralamam gerekirse:

  • Deneyimsel ve dönüştürücü çalışmalar içeriyor
  • Bilinçdışı ve bilinçaltını devreye sokacak egzersizler yer alıyor
  • Seans dışında kitap, film önerileri ve çeşitli farkındalık kazandırıcı ödevler
    içeriyor
  • Seans aralarında email ve gerekirse mesaj ve telefon aracılığıyla
    iletişimde kalınıyor
  • Sorun ne olursa olsun, varoluşçu temalara değiniliyor (hayat amacı, yanlız
    kalma korkusu, ölüm korkusu, sorumluluk/özgürlük temaları, …)
  • Belirli sayıda seans yaptıktan sonra (kişiye göre farklılık gösterir) molalar
    vererek farkındalıkların, deneyimlenilenlerin hayata aktarılıp
    aktarılamadığı kontrol ediliyor
  • Benimle çalışmak isteyen bir danışandan kendini ve problemi,
    beklentisini anlatan bir yazı talep ediyorum (e-posta olarak). Akabinde
    istenirse, kısa bir telefon görüşmesinin ardından randevulaşıp, ilk
    görüşmeye hazırlanıyorum. Gelen yazı, danışan hakkında vakit
    kazandırıp, çok önemli ipuçları verip, benim terapist olarak nasıl destek
    olabileceğim hakkında da bir kanaat oluşturuyor.
  • Benim kişisel çalışma stilimde, bir seans 60 ila 90 dakika arasında değişir.
    Deneyimsel, dönüştürücü terapilerde bilinçdışı imgeleme çalışmaları,
    biraz daha uzun zaman gerektirir. Başlangıçta 90 dakika süren bir seans,
    danışan deneyim kazandıkça, 60 dakikaya kadar inebilir. Ortalama 75
    dakika civarındadır.

Her psikolog terapi yapabilir mi?

Hayır! Psikoloji lisans eğitimi, psikoloji hakkında teorik bilgiler verirken, belli
konulara odaklanarak araştırma yaptırtır. Bazı bölümler staj imkanı sağlayabilir.
Master veya doktora eğitimi, odaklandığı uzmanlık alanına göre bir miktar
terapi deneyimi kazandırabilir.
Terapi yapan psikolog (Psikoterapist) veya psikiyatr seçtiği terapi modelinin
eğitimini, genellikle, eğitim vermeye yetkili birisinden, bir merkezden alır. Bu
eğitim teorik bilgiler, terapiste ‘’öz-farkındalık’’ kazandıracak çalışmalar
içermelidir. Ardından da süpervizyon süreci olmalıdır. Öz farkındalığı yüksek bir
psikoterapist, danışanına gerekli empatiyi de göstererek, onu deneyimsel ve
dönüştürücü bir terapi sürecine alabilir.

Hipnoz – Regresyon

Regresyon terapisi süreci, bireyin deneyimlediği her şeyin zihin sistemlerine kaydedildiği ve orada saklandığı önermesine dayanır. Zihin çoklu farkındalık düzeylerine sahip görünür. Biz bunları şuur, altşuur ve üstşuur olmak üzere üç ana sisteme ayırıyoruz. “Şuurunuz şu anda yaptıklarınızdır.” “Altşuurunuz kim olduğunuzdur.” “Üstşuurunuz ise Can, Ruh ya da Tanrı unsurudur.” Bu üç zihin sistemi, aynı anda birbirinden bağımsız bir biçimde işler. Farkındalığın bu üç düzeyi aynı şekilde düşünüp hareket ettiğinde, en iyi tutumlarımız ya da ifadelerimiz ortaya çıkar.

Deneyimlediğimiz her şey, pozitif ya da negatif olsun bir miktar duygu içerir. Ne kadar çok duygu içerirse, fiziksel sistemlerimizi o kadar çok etkiler. Sevgi ve korku iki temel duygudur. Sevgi, fiziksel sistemleri daima pozitif yönde etkiler. Korku ise fiziksel sistemleri olumsuz etkileyen öfke, suçluluk, içerleme ve nefret gibi negatif duygulara zemin hazırlar.

Hipnotik regresyon, bu duyguların ve kişiliğin doğumda hazır bulunduğunu gösterir. Şuurlu bir deneyimin altşuura geçmesi suretiyle, kişiliğin ve duyguların pekişmesi ve/veya değişmesi yeni fiziksel sistemlerde izler bırakır. Çoğu duygu ortalama olarak beş yaşından itibaren yeniden deneyimlenir ve/veya pekişir. Negatif bir duygu altşuurda iz bırakacak boyutlara gelirse, yaşamda daha sonra meydana çıkacak fiziksel yetersizliklerin temel nedeni haline dönüşür. Bu fiziksel yetersizliklerin boyutu, duygunun derinliği ve/veya birikimine göre değişir. Bu negatif duygusal izler, yaşanan bir deneyimi takiben her an fiziksel yetersizliklere neden olabilir. Bununla birlikte ilk duygusal iz ile fiziksel sistemlerin ciddi bir biçimde hasar görmesinin arasında ortalama olarak on yıllık bir sürenin geçtiği görülmektedir.

Hangi negatif duygu, makul bir zaman aralığında çözüme kavuşturulmazsa, kendisiyle bağlantılı fiziksel sistemlere hasar verir. Öfke, baş ağrıları ve migrene yol açar. Korku ve güvensizlik göğüs ve kalp sorunlarına neden olur. Ayak ve bacaklardaki sorunlar, destekten yoksunluk ve kısıtlamalarla bağlantılıdır. Diz ve kalça bölgelerindeki sorunlar da destekten yoksunlukla ilgilidir. İçerleme ize bel ve kalçanın yanı sıra mafsal iltihabı olarak adlandırdığımız koşulun görüldüğü bedenin diğer bölgelerinde soruna neden olur. Sırt ve boyun sorunları, bireyin çok fazla çalıştığı ya da çok fazla sorun üstlendiğini gösterir. Sedef hastalığı ve deride görülen diğer sorunlar suçluluk ve utanç ile bağlantılıdır. Bu korku ihanet ile birleştiğinde üreme sistemini de etkiler. AIDS ve Herpes hastalıkları cinsel ihanet duygusu ile bağlantılıdır. Her fiziksel sorun negatif bir duyguyla ya da duyguların kombinasyonuyla bağlantılıdır. Fiziksel sistemlerin yaşadığı hasarın boyutlarını, duygunun derinliği ya da stres faktörü belirler. Duygusal kanserler hırs, diyabet reddetme, çoklu skleroz ise sinir sistemlerine hasar veren yoğun bir duygusal stresten kaynaklanır. Diğer fiziksel rahatsızlıkların. Tümünün de negatif duygusal deneyimlerle bağlantısı vardır. Bu negatif duygular varlığını sürdürdüğü müddetçe, fiziksel sistemler normal fonksiyonlarını yerine getiremez hale gelir. Bu negatif duygular ortadan kalktığında, fiziksel sistemler geliştirilebilir ya da iyileştirilebilir.

Etki altındaki sistemlerin iyileştirilmesi süreci, ilk olarak fiziksel hasarın kökenin teşhis edilmesi ve ikinci olarak bununla bağlantılı duygunun teşhis edilmesini öngörür. Bundan sonra atılacak olan adım ise bu duygunun kökeninin belirlemektir. Duygunun kökeni belirlenince, birey bu deneyimi yeniden deneyimlemeye yönlendirilir. Ama bu kez söz konusu deneyimle pozitif, negatif ya da tarafsız bir tepki üzerinden bağlantı kurmak açısından bir tercih anı olduğuna dikkat ediniz. Sonra deneyimi pozitif bir duyguyla yeniden oluşturmayı seçin. Başlangıçtaki negatif duygusal iz değiştiğinde, o negatif duyguyla bağlantılı deneyimlerin tümü yeniden değerlendirilmeli ve yeniden oluşturulmalıdır. Bu imajinasyondan yararlanılarak, altşuur düzeyinde deneyime ait farklı bir gerçeklik oluşturarak gerçekleştirilir.

Zihin, enformasyonu tıpkı bir kasetçalar gibi kaydeder. Kasetçalar olayların akışını, mikrofona geldikleri sırayla kaydeder. Kaset geriye alınıp çalınmaya başlandığında, tam olarak kaydedildiği sırayı takip eder. Zihin de deneyimler olarak adlandırdığımız olaylar zincirini kaydeder. geçmişteki bir deneyimi hatırladığımızda, zihin deneyimi tam olarak kaydedildiği şekliyle anımsayabilir. Kasete istenmeyen bir şeyler kaydedildiğinde ya da kaset, bir biçimde rahatsız edici olduğunda, kayıtın sonuna bir değişiklik ekleyerek değiştirilemez. İstenmeyen materyalin silinmesi gerekir. Zihin de aynı şekilde işler. Fiziksel sistemleri olumsuz etkileyen bir şey zihinde kaydedilmişse, şuurlu deneyimin sonuna farklı bir tutum ya da duygu eklemeye çalışarak durum değiştirilemez. Değişikliğin, altşuurda kaydedildiği ve saklandığı noktada gerçekleştirilmesi gerekir. Bu değerlendirmeleri yaparken birey tercih anını fark eder ve deneyime daha iyi, daha pozitif bir biçimde yaklaşabilmesi mümkün olur.

İnsanın bütün yaşamının saniyeler içinde gözlerinin önünden geçmesi fikri, gerçektir. Bu gerçekleşebilir ve zaman zaman gerçekleşir. Hipnoz sayesinde bu fenomen kontrol altına alınabilir. Böylece geçmiş deneyimler saniyeler içinde hatırlanabilir, yeniden değerlendirilebilir ve yeniden oluşturulabilir. Ortalama on ila on iki deneyim, otuz ila kırk beş saniye içerisinde değiştirilebilir. Bu yeniden oluşturma uygun bir biçimde gerçekleştirilebilirse, negatif duygunun fiziksel sistem üzerindeki olumsuz etkisi ortadan kalkar.

Tercih özgürlüğü her zaman için mevcuttur. Birey duyguyu değiştirmek yerine, fiziksel sistemini etkileyen duyguları ve fiziksel yetersizliklerini korumayı tercih edebilir. Bazı insanlar gerçekten de bu tercihi yapabilmektedir. Kontrol arzusu, intikam, finansal güvenlik, duygusal güvenlik, ilgi çekme ve var olan duruma aşinalığın verdiği güvenlik, değişime direnmenin faydaları olarak görülmektedir. Cezalandırılmayı hak ettiğini düşünenler için acı çekme de bir fayda sağlamaktadır. Düşünce alışkanlıklarında hiçbir değişiklik olmadığında, koşulda da hiçbir değişiklik olmaz.

Zihin, hipnotik regresyona verdiği tepkide, kökeni doğumdan öncesi olan bir farkındalığı ifade eder. Reenkarnasyon kavramı, zihinde, reenkarnasyon inancı, din, cinsiyet, yaş ya da milliyetten bağımsız bir şekilde vardır. Birey, bazen daha önceki bir yaşamda meydana gelmiş görünen bir deneyim anlatır. Deneyimin duygusu öylesine güçlü bir biçimde iz bırakır ki ilk başta etkilenen fiziksel sistemin aynısına etki edecek şekilde taşınır.

Regresyon terapisini, var olan bütün fiziksel ve duygusal sorunların geçmiş yaşam deneyimleriyle bağlantılı olduğuna inanarak uygulayanlar vardır. Bütün geçmiş yaşam deneyimlerinin şimdiyle bağlantılarının olduğu hiç kimse yadsımamaktadır. Kendi adıma, doğumda var olan zihinsel ve fiziksel sorunların, yaşam boyunca karşılaşılan bütün sorunların yüzde doksanına yol açtığını tespit ettim. Doğumda var olan fiziksel ve duygusal sorunların geçmiş yaşamdaki bir deneyimle bağlantısı kurulabilir ya da kökenleri ana rahmine düşmekle doğum arasında olabilir.

Zihinde, insanın spiritüel yaradılışından başlayıp şu anki durumuna kadar süren kesintisiz bir farkındalık mevcuttur. Bu geçmiş yaşamlar, az ya da çok sayıda geçmiş yaşam deneyimlerini içerebilir. Geçmiş yaşam deneyimleri arasındaki zaman ve alan da buna dahil olabilir. Fiziksel ve duygusal sorunların kökenini ve nedenini belirleyebilmeyi mümkün kılan şey, zihnin tüm geçmiş deneyimleri kaydetme ve unutmama yeteneğidir. Zihin bedensel sistemlerin yaşına ve koşullarına ilişkin bütünsel bir bilgiye sahiptir. Zihin yalnızca fiziksel ve duygusal yetersizliklerin kökenini ve nedenini bilmekle kalmaz, aynı zamanda bu koşulları düzletmenin en iyi yolunu da bilir. Duygusal ayarlama gerçekleştirildiğinde, sorunların çözümlenebileceği zaman aralığı da zihin tarafından belirlenir.

Birçok fiziksel ve duygusal sorun, ruhsal varlıklar aracılığıyla çözüme kavuşur. Bu yöntemin başarısı, insanın ruh iletişimine olan inancıyla bağlantılı değildir. Zihnin ve bedenin hastalıklarını şifaya kavuşturmak için ruhların yardımını almak, muhtemelen insanlar tarafından bilinen en doğal ve en etkili yöntemdir.

Tüm bunlardan, hipnoz ve regresyon tekniklerinin her rahatsızlığı iyileştiren yöntemler olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Hür irade sürece dahildir. Birçok vakada sorun, bireyin iyileşme arzusu ya da yeteneğini aşacak şekilde kötüleşmiştir. Yine bu da bir tercih ve/veya niyettir.

Doktor V.G. Crookshank 1920 yılına ait bir ifadeyi anımsatır. “Healing Without Medicine” adlı kitabında şu sözlere yer verir: “Hastalıkları iyileştirmekteki tek başarılı yöntem bastırılmış korkuların, üzüntülerin, kinlerin, ve sevgilerin önündeki engelleri kaldırmak; insanın kendisiyle barışıp enerjilerini daha pozitif ve daha uygun kanallara yönlendirmesine çalışmak ve bu noktada destek sunmaktır.”

Antik çağlara ait kayıtların tümüne bakıldığında, bu ilkelerin uygulamalarının dünyanın her yanındaki bilgeler tarafından bilindiği ve anlaşıldığı ortaya çıkmaktadır. İlk yüce zihinler, sanatlarını uygularken bu ilkelerden faydalanmıştır. Yazılı tarih boyunca gelmiş geçmiş birçok büyük uygarlığın kurumları bu temel üzerinde şekillenmiştir.

Farklı ırklar tarafından kuşaktan kuşağa aktarılan antik çağ efsaneleri bu içsel güçleri ve bunların insanoğlunu bu dünyadaki diğer bütün varlıklardan üstün kılacak şekilde birçok sanatta nasıl uygulandıklarını konu edinir. Bu efsanelerde, sahip olunan güçlerin gizem olarak korunması ve hak etmeyenlerin gözlerinden uzak tutulması da işlenir. Çünkü bu içsel güçler, insanoğlunun iyiliğine olduğu gibi kötülüğüne de kullanılabilir. İnsanın faydalanabilmesi için, bu güçleri anlayabilecek spiritüel düzeye ulaşması gerekir. Bu bilgileri, hak etmeyenlerden gizleme çabası içindeki bilgiler, antik çağlarda kendi aralarında kardeşlik, birlik ya da düşünce okulu çatısında bir araya gelmiştir. Bu bilgiler, sözlü ya da yazılı olarak kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Yazılarda, bu güce sahip olmayı hak edenlerin anlayabileceği semboller kullanılmıştır. Yalnızca araştırmacı bir zihne ve bilgiye ulaşma arzusuna sahip olanlar, antik çağların bu gizemlerinin kapılarını açacak anahtarı bulabilir.

Hipnotizma ve regresyon, zihninizin kapısını açabileceğiniz bir araç ya da anahtardır. Bilgiye ulaşma arzusuna ve araştırmacı bir zihne sahip olan insan, harikulade sağlık ve mutluluk deneyimleri sahasına girebilir. Zihin, yalnızca yaşamın bilgisini, var oluşunun ve idaresinin amacını içermez. Aynı zamanda duygusal, fiziksel koşullarının gelişimi için gerekli yanıtları da kapsar.

“İNSAN ZİHNİ HAKKINDA, HİPNOTİZMA ÇALIŞMALARI VE UYGULAMALARI KADAR HIZLI, ESASLI VE İLGİNÇ BİR BİÇİMDE BİLGİ SAHİBİ OLMANIN BAŞKA BİR YOLU MUHTEMELEN YOKTUR.” (Dr. David F. Tracy)

 

GEÇMİŞ YAŞAMI HATIRLAMA SÜRECİ

Dr. Janet Cunningham

Geçmiş yaşam hatıraları beyinde depolanmazlar. Zihin alanında ya da enerji alanlarında, farkındalığın daha üst seviyelerinde depolanır. Bu hatıralar ya da izlenimler tetiklendiklerinde, fiziksel beden-zihin sistemine doğru süzülür.

Nedensel

Zihinsel

Astral

Eterik

Fiziksel

Regresyon Terapisi, beynin sağ yarım küresi ile bağlantılı olan zihinden enformasyon çekmek için (sözel ve betimleyici dil aracılığıyla) beynin sol yarımküresini kullanır. Bu süreç, şuur dışı düşünce/deneyimi odaklanmış dikkate taşır.

“özellikle algılamadan doğan anlamlı çıktı, sol dünyevi sözcük dağarcığında tanımlanan şuur yapısına daha çok ve daha ileri farkındalık katar. Anlamlı davranış akışı ve kadar ileri ve sürekliyse, aynı zamanda akış algılarla ne kadar yakından bağlantılıysa, beyninizde bulunduğu noktalarda ilgili algılarla bağlantılı o kadar güçlü bir çekim gerçekleşir. Bu fiziksel terimleriyle Venturi etkisine benzetilebilir. Yani hareket halindeki bir hava akımı çevresinde bir çekiş, kısmi bir vakum etkisi yaratır. (Wenger, 1996)

GEÇMİŞ YAŞAM TERAPİSİ İÇİN ELVERİŞLİ OLAN VE OLMAYAN BELİRTİLER

Geçmiş Yaşam Terapisinin Uygun Olduğunu Gösteren Faktörler

Danışanın sorunu/sorunları, terapinin diğer geleneksel formlarına yanıt vermez.

Danışan, dejavu deneyimleri şeklinde bazı geçmiş yaşam hatıralarına sahiptir.

Terapist, bunun iyi bir model olacağını sezinler.

Geçmiş yaşamların pozitif yönleri hatırlanır ve yaşamın aşamalarına ya da krizlere yaklaşımda ölüm korkusu azalır. (Geçmiş yaşamlardaki ölümlerin bir yada bir kaçını deneyimleyince, danışanın ölüme karşı tutumu, ölüme yakın deneyimler yaşayanlara benzer bir biçimde değişir.)

Geçmiş yaşam materyalinin akışını işaret eden olağan dışı rüyalar görülür.

Genellikle geçmiş yaşamdaki bir travma ile bağlantılı olan fobilere rastlanır.

Genellikle geçmiş yaşamdaki bir travma ile bağlantılı olan migren baş ağırlarına rastlanır.

Kronik tıbbi sorunlara ya da iktidarsızlık ve frijitik gibi cinsel sorunlara rastlanır.

Geçmiş Yaşam Terapisinin Uygun olmadığını Gösteren Faktörler

Danışan çok heyecanlıdır yada psikotiktir.

Danışan, yaşamındaki bir krizin ortasındadır. İlk önce bu krizin çözüme kavuşturulması gerekir. Aksi halde intihar ya da cinayet eğilimleri güçlenebilir. Danışanın güvenliği en önceki sorundur.

Çok miktarda uyuşturucu ya da alkol kullanımına ve sarhoşluğa rastlanır.

Danışan ya meraksızdır yada sadece “eğlence” olsun diye gelmiştir.

Danışan dirençlidir veya bu fikre karşı çıkmaktadır. (Yani başkalarının zoruyla gelmiştir.)

Danışan ile olumlu bir psikolojik bağ kurulamaz.

Danışan mesafeli görünür.

Danışan, şu anki yaşamında sorunlarından kaçmak ister görünür.

Geçmiş yaşam terapisi isteği, büyülü düşünceler ve gerçekdışı beklentilerin bir uzantısıdır.

Müşteriyi herhangi bir şekilde izleme olasılığı yoktur yada kendisi için elverişli destek sistemlerine sahip değildir.

Danışan terapistlerle sorun yaşamış ve mahkemelik olmuştur.

GEÇMİŞ YAŞAM TERAPİSİNE İLİŞKİN VARSAYIMLAR

I. Felsefi Varsayımlar

Bizler birden çok düzeyi olan şuura sahip varlıklarız. Birden fazla farkındalık düzeyine, ego hallerine ve geçmiş yaşam senaryolarına sahibiz. Bunlar zamanın her bir anında aktif olarak işlemektedir.

Fiziksel, spiritüel ve duygusal düzeyler genellikle uyum içinde değildir ya da birbirini desteklemez. Bu yüzden dengesizlikler yada hastalıklar ortaya çıkar.

Yaradılışımız itibariyle bütünlük, entegrasyon ve dengeye dönük bir dürtü yada içgüdüye sahibiz.

Acı ve uyumsuzluk, dikkatimizi psişemizin düzensiz yönlerine odaklar. Böylece sonunda homeostatik bir denge yaratmaya zorlanırız. Bu denge, pataloji yönünde de sağlık yönünde olabilir. Spiritüel düzeyde hareket homeostatis’e yöneliktir.

Terapist, geçmiş yaşam terapisi aracılığıyla, müşterisini, psişenin daha derindeki kısımlarını keşfetmeye yönlendirebilir. Süreç, danışanın içsel mitini anlamasını sağlar. Danışan bu sürecin sonunda fiziksel ve motivasyonel sistemini şuurdışı bir biçimde etkileyen duygusal ve davranışsal matrisini kavrar.

Bu yaşam senaryoları, sorunlar ve yaşam tarzı modelleri birçok gelişi düzeyinde tekrarlanır. Şimdiki yaşam modelleri, doğum öncesi deneyimler yada geçmiş yaşam deneyimleri gibi farklı düzeylerde, bu modellerin çözümüne birçok yoldan ulaşabiliriz.

Geçmiş yaşam terapisinin öncelikli amacı yalnızca semptomları ortadan kaldırmak değil, sistemleri destekleyen tutumlar ve dinamiklere odaklanmaktır. Belirtilerin hafifletilmesi için genellikle zihinsel, duygusal ve fiziksel düzeylerin incelenmesi gerekir.

Geçmiş yaşam terapisi zihin-beden-ruh bağlantısını daha iyi anlayabilmemize yardım eder. Evrim halindeki canlar olarak, kendi spiritüel gelişimimizi sağlayarak evrenimizi yaratmaktaki sorumluluğumuzu anlayabiliriz.

Geçmiş yaşam terapisi, asıl olarak bireyin daha bütünleşmiş bir yaşam tarzını sürdürmesine; burada ve şimdi yaşamasına; evrenle bağlantılarının farkında varmasına; her farkındalık anına anlam veren yaratıcı süreçlere katılmasına yardımcı olmaktır.

II. Terapötik Varsayımlar

Sorunlar, semptomlar ve koşullar göründükleri gibi değildir.

Anlayış, her zaman değişimi de beraberinde getirmez.

Geçmiş yaşam modelleri, şuurdışı motivasyonel faktörlerin anlaşılması ve düzeltilmesi için kullanılır.

Dirençler, terapötik süreçte incelenmesi gereken tepkisel modellerdir ve keşfedilmesi gereken önemli olaylara işaret ediyor olabilir.

Fiziksel, duygusal ve zihinsel modeller ister pataloji ister sağlık yönünde olsun, bireyin gelişiminde fonksiyon üstlenir.

Sorunların kökenini ve çözümünü bilen psikolojik oluşumunda aşkın bir fonksiyon vardır.

Sorunların paranormal boyutları olabilir.

Terapist cephesinde şuurdışı projeksiyonlar ve süreçler, terapötik içerikte önemli bir rol oynar ve danışanın tepkilerini etkiler.

REGRESYON TERAPİSİ VE UYGULANIŞI (World Regression Institute Training Manual, Sayfa 5-10)

Obezite Psikoterapisi

Eee, o zaman yemeyelim problem çözülsün! Hatta gün boyu limonlu su da içelim 🙂  Söylemesi kolay ancak gerçekleştirmesi zor bir durumdur. Eğer obez hastada, hastalığın psikolojik komponenti var ise, sağlıklı belenme ve egzersizin yanı sıra, kesinlikle psikoterapi de devreye girmelidir. Duygusal beslenme, aynı uyuşturucu maddeler, alkol gibi özel tedavi gerektirir.
Tedavinin aşamaları şöyle olmalıdır:
  1. Duygular tespit edilmeli (çoğu insan duygusunun farkında olmayabilir)

  2. Duyguları tetikleyen olaylar, insanlar, şartlar ortaya çıkartılmalıdır

  3. Bu durumlarla başa çıkma yolları belirlenmeli ve uygulamaya konabilmesi gerekir (Çoğu kişi bu noktada tıkanır. Genellikle en yakınlarımızda en zorlu süreçleri yaşarız. Derin farkındalıklar dahi uygulama aşamasında, pek çok sebepten dolayı işe yaramayabilirler. Cesaret, özgüven, sorumluluk gibi özelliklerin de geliştirilmesi gerekebilir)

  4. Yeni “ben”e adaptasyon ve olası düşüş anlarında destek olunmalıdır.

Duygusal beslenme terapisinde çeşitli teknikler kullanılmalıdır. Bilişsel davranışçı yaklaşım yeni düzen oluşturmaya yardımcı olurken, regresyon gibi bilinçdışı, hipnotik çalışmalar duyguları tanımak, vara travmalarla çalışmak ve onları dönüştürmek için çok etkilidir. Her kronik hastalıkta olduğu gibi, çabuk şipşak bir çözüm beklemek doğru değildir. Zamana yayılan, farkındalık -> aksiyon -> dönüşüm -> içselleştirmeadımlarının izlendiği bir çalışma yapılmalıdır. Bazı durumlarla psikiyatri konsültasyonu da gereklidir ve doktor gerekli görürse farmakolojik takviye de verebilir.