Yere düşen kapaklar ve hayatın anlamı

“Şimdi ve burada” felsefesiyle çalışan terapistler, terapi odasında gerçekleşen her olayı anlamlandırırlar. Belki her detay önemli olmayabilir ancak bazen yere düşen bir kalem kapağı hayatın anlamını keşfettirebilir 😉

Danışanım sürekli herkese ne kadar yardım ettiğini, herkesin işine koştuğunu ancak insanlardan “hak ettiği” takdiri görmediğini anlatıyordu. İçinden büyük öfke ve üzüntü çıkıyordu. Ona “istenmeden sunulan, adeta empoze edilen yardımın” bilakis negatif etkisi olduğunu, ilişkileri olumsuz yönde zedeleyebileceğini fark ettirecek sorular soruyordum ancak bir türlü konu netleşmiyordu.

Başka bir meslektaşımdan esinlenerek koltuğumun yanına yerleştirdiğim küçük bir beyaz tahtam vardır. Konuşmaların ana fikirlerini renkli kalemlerle yazarım, bazen şekiller çizerim. Konuşulan konular görsel olarak da danışanımda kayıt olsun diye…

Bu danışanımla da not almak için siyah tahta kalemini çıkarttım, kapağını açtım, biraz sertçe çekmişim, kapak elimden fırladı, benim koltuğumun yanına yere düştü. O anda danışanım birden fırladı, yerden kapağı aldı ve bana verdi… Bingo!!

Ben “tesadüfe” içimden teşekkür ettim ve birden danışanıma sordum:

  • Neden kapağı yerden aldınız?
  • (soruma şaşıran danışanım) Eee bilmem, düşünce aldım işte…
  • Doğru aldınız, ancak neden? Benim kapağım, ben düşürdüm, siz neden aldınız?
  • (iyice afalladı danışanım) Kötü mü yaptım? Yardım olsun diye…
  • Ben sizden yardım istemedim ki.. Ayrıca kapağımı da kendim almak isterdim belki?

Bu noktada danışanım iyice şaşırdı… Son derece iyi niyetle, otomatik yaptığı bir eylemin sorgulanmasına başta anlam veremedi… Konuşmaya devam ettik…

  • Siz bana yardımcı olmak istediniz ama ben kendimi kötü hissettim.
  • Neden ki? Sadece kaleminizin kapağını aldım.
  • Haklısınız ancak ben kendimi aciz hissettim. Sizden faydalanmış hissettim. Kapağı düşürdüğüm için de “hatalı” hissettim. Bunlar ben de öfke de hissettirdi, hem kendime hem de size… İçimden değil size teşekkür etmek, bilakis size söylenmek geçiyor!

Danışanım için çok farklı bir yorumdu ancak hemen olayı kavradı. Son derece iyi niyetle yaptığı bir hareketin karşı tarafta neler hissettirebileceğini gördü. Konuşma esnasında pekiştirmek için, yere birkaç kalem kapağı daha attım, elini uzattı ve çekti. Konuşma boyunca kapaklar yerde kaldı. “İçim gidiyor kapakları toplamak” için dedi danışanım. Bu farkındalık da onun yardım güdüsünün ne kadar içselleşmiş olduğunu ortaya koydu. Hatta kendini zaman zaman PASPAS gibi hissediyordu.

Bir adım daha ileri gitmek için “yardım güdüsünün gizli ajandasını” keşfetmeye devam ettik.

Aradaki kişisel paylaşımları atlıyorum… 10 dakika sonra danışanım gözlerinden yaşlar inerken “şimdiye kadar benim için hayatın anlamı AYAKTA KALMAK’mış” dedi….

Bu farkındalıktan sonra çalışma yönümüzü “hayat MUTLU OLMAK’tır” olarak güncelledik…

Yere düşen bir kapak sayesinde 1 seansda, 10 seanslık çalışma yaptık…

Bir Market Kavgası Analizi

Kadın evliliğinde eşinin kendisine yeteri kadar ilgi, dikkat göstermediğinden yakınır. Zaman zaman öfke patlamaları da olur. Eşinin ilgi gösterdiği bazı anlarda da durum farklı yönlere gider. Aşağıdaki buna bir örnek…

Pazar günü, akşamüzeri kadın markete gitmeye karar verir. Erkek “Bende geleyim mi?” der (biraz yarım ağız). Kadın “İyi olur” der. Markete vardıklarında ilk olay market arabası alırken olur. Kadın adama 1 lira verir. Adam yanlış deliğe sokmaya çalışır (adam bu arada şirket patronu, mühendis). Kadın “Ne zekisin! Nereye sokuyorsun?” diye söylenir. Alışveriş boyunca kadın, adamın arabayı sürüşünden, torba seçimine kadar laf eder, beceriksizliğine sinirlenir. Adam ağzını bile açmaz. Eve dönerken kadın pişman olmuştur. Evde özürler diler, hatta “Bana tokat atsan yeridir” der. Adam yapmaz. Sadece kendi koltuğuna çekilir. Kadın suçluluk duygusu ve pişmanlıkla kıvranır, başı tutar, acı çeker…

Görünüşte kadın haksız, adam haklı hatta adama acınabilir bile.

ANCAK, bu olaya ‘oyunun yönetmen koltuğundan’ bakarsak;

Adam aslında markete gitmek istemez ancak söylese kavga çıkacak ve kendisi ‘haksız’, ‘ilgisiz’, ‘bencil’ koca olacak. Bunun yerine, artık karısını da iyi tanıdığı için (bilinçli ve/veya bilinç dışı) farklı bir yola girer. Evet der. Geçmiş deneyiminden, mükemmelliyetçi karısının bir ‘huysuzluk’ yapacağını bilir. Belki adeta kadını sinirlendirecek şartları da körükler. Kadın sinirlenir, öfkelenir, kavga çıkar. Ancak kavga kadın sebebiyle çıkmış görünür. Adam artı da, kadın eksidedir. Adam ‘haklı’, ‘mağdur’ sıfatlarıyla olaydan sıyrılır ve bir daha markete gitmesine gerek kalmaz. J  Kadın ise negatif duygularla kıvranır, terapiye gider…

Her olaya ‘yönetmen koltuğundan’ farklı açılarla bakmak gerekir.

Ne yapmak gerekir? Doğru olan nedir?

Ruhsal Deprem Çantamız

Ruhsal/duygusal depremler kaçınılmazdır, yaşam yolculuğumuzun olmazsa olmazlarıdır. Kişisel tekamülümüz depremlerle gerçekleşir. Mutlu, mesut, keyifli anlarda kimse ‘dönüşüme’ kafa yormaz. Aksine ‘statu quo’ yu korumak için yoğun çaba sarf eder. Ancak depremler kaçınılmazdır, büyümek, gelişmek, olgunlaşmak onlar sayesinde olur.

Tüm kişisel gelişim çalışmaları, psikoterapiler, bu depremlerin hasarını en aza indirerek, onlardan en fazla ders alarak hayata tekrar mutlu, mesut, keyifli devam ettirmeyi hedeflerler. Taa ki bir sonraki depreme kadar 😉 Kişisel depremlerimizi en az hasar, en fazla fayda/dönüşüm ile savuşturmak için “ruhsal deprem çantamız”ı oluşturmamız çok önemlidir. Bunu da depremden önce, rahat zamanlarımızda hazırlamamız gerekir ki deprem olduğunda paniğe kapılmadan harekete geçelim.

 

‘Kişisel Ruhsal Deprem Çantanız’da neler olabilir?

  • Mümkün olduğunca yansız, objektif dinleyip yorum yapacak arkadaşlar, dostlar, aile fertleri… Tercihen birkaç kişi ancak çok fazla değil. (İpucu: Siz birini şikayet ederken size ‘gaz’ veriyorsa kesinlikle yanlış kişidir. O sizin dediklerinizi mutlak doğru almamalı, 3. kişi için açık kapı bırakmalıdır. Onun odağı sizin ‘duygunuz’ ve ‘algınız’ olmalı, sizi ‘an’da farkındalığa’ davet edecek şekilde davranmalı, konuşabilmelidir.)
  • Hızlı rahatlatan, farkındalığınızı ‘an’a getiren nefes teknikleri
  • Keyiflendiren, neşelendiren müzik. Müziğin frekansı, % 60’ı-70’i su olan bedenimizde hızlı yol alır, kişisel frekansınızı değiştirir.
  • Besleyici yiyecekler, içecekler (duygusal yeme tuzağına düşmeden). Bilinçle yenen bir parça çikolata, kalorisinin çok ötesinde fayda sağlayabilir.
  • Başucu ‘cevap’ kitapları. ‘Şimdinin Gücü’, ‘Dört Anlaşma’ gibi kişisel gelişim kitaplarının yanı sıra, sevdiğiniz herhangi bir kitap olabilir.
  • Güldürecek, eğlendirecek, ilham verecek veya hatta tatlı tatlı ağlatacak bir film (sürpriz ile karşılaşmamak için önceden seyrettiğiniz bir film olsun!)
  • Kısa süreli tatil (Şehir içi bile olabilir)
  • Bitkisel çaylar (Melisa, papatya, sarı kantaron)
  • Eğer gerekirse bir süre düzenli kullanılacak bitkisel destekler (Her deprem döneminde tam kan tahlili yaptırmak da faydalıdır. Herhangi bir element eksikliği veya fazlalığı da ruh durumunuzu etkiler.)
  • Size keyif veren bir aktivite, hobi (Çocuklar hamur oynar da büyükler oynayamaz mı? Un+su mıncıklayabilirsiniz, yemek zorunda değilsiniz 🙂
  • Profesyonel destek psikolog, psikiyatrist
  • Ağır bir deprem ise veya etkileri birkaç aydan fazla sürüyorsa, psikiyatristin kontrolünde medikal destek

Bu liste en çok kullanılanlardan oluşmuştur. Kişisel tercihlere göre değişir, şekillenir.

Kilit konu, bu listenin ‘DEPREMDEN ÖNCE’ yapılması, hazırlanmasıdır.

Unutmayın! Deprem zamanı elinizin altında ne varsa sadece ona uzanabilirsiniz…

Ruhsal Depremler

17 Ağustos depreminin üzerinden seneler geçti. Her yaşanan felaket gibi, bizi sarstı, travmamız oldu, hayatımızın ilgi odağı oldu. 7’den 70’e herkes deprem uzmanı oldu. Ancak bir süre sonra, devam eden hayatın gereklilikleri ağır basmaya başladı ve bu konu gündemimizden düştü. (Bu felakette kişisel travma yaşayanları ayrı tutuyorum.)

Deprem sonrası her evde bir ‘deprem çantası’ vardı. İçinde fener, düdük, su, konserve, yedek pil, vs.  olurdu. Önceleri herkese bir çanta hazırlanırdı, herkesin yatağının yanında dururdu. Hatta uyanıkken yanında taşıyanlar vardı. Zamanla bu ‘deprem çantası’ da unutuldu. Önce dolapların içine, sonra da belleğimizin taa gerilerine yerleşti. Yaşı otuzun üzerinde olanlar konuyu biliyor ancak gençlerin deprem çantasından haberleri dahi yok.

Danışanlarımla başka şekillerde çalıştığım ‘ruhsal/duygusal destek mekanizmalarınızı keşfedin’ teması, deprem/deprem çantası benzetmesiyle tam uyuşuyor.

Hepimiz, hayatımız süresince az/orta/yoğun şiddetli ruhsal/duygusal/fiziksel depremler yaşıyoruz. Bedenimiz hastalanıyor, ilişkilerimizde ani ‘goller’ yiyoruz, iş hayatımızda anlaşmalar suya düşüyor, iflas ediyoruz, ekonomik dengeler bizi ters köşeye itiyor; en yakınımızdan kazık yiyoruz veya birden hayatımızın ‘boş geçtiğini’ hissedebiliyoruz, bunalıma giriyoruz…Yetişkinlerin dünyasında ‘dram’lar, ‘trajedi’ler bitmez.

Çocukların dünyasında da durum farklı değildir. En sevdiği oyuncak kırılabilir, en yakın arkadaşı başkasıyla top oynar, gezmeye gideceği ebeveyninin iş uzar program iptal olabilir. Bunlar da çocukların depremleridir.

Peki bu depremlere karşı önlem alabilir miyiz? Yer kabuğu depremlerinden etkilenmemek için hayatlarımızı sağlam topraklara kurarız, yıkılmayacak evler inşa ederiz. Tabi önce konuyu çalışıp, derslerimizi öğrenerek.

Niyet koyarız, çaba sarf ederiz, malzemeden çalmadan, doğa ile uyumlu binalar inşa ederiz. Depremi önceden haber veren alarm sistemleri de kurabiliriz. Düzenli izleme yaparız.

Deprem oldu! Sonra? Evimiz sağlamsa rahatız, minimum hasarla atlatırız, hatta başkalarına destek bile verebiliriz. Eğer depreme kötü yakalanırsak, bu sefer de ’deprem çantamız’ devreye girer. Yıkıntılarda kalmışsak, birileri bizi kurtarana kadar hayatta kalmak için donanımımız vardır.

Tüm deprem öncesi ve sonrası hazırlıklara rağmen ölüm bizi bulursa, işte bu kader olur…

Çok kişisel olan ‘ruhsal/duygusal deprem çantamız’ içinde neler olmalıdır?

Kişisel depremlerimizin öncesi ve sonrasında neler yapabiliriz?

(Ruhsal Deprem Çantamız yazısıyla devam edebilirsiniz…)

Küçük ruhun hikayesi – Bağışlayabilmek

(Hayatımızdaki insanları anlamlandırmak hakkında…)

Günün birinde küçük Ruh heyecan içinde Tanrı’ya gider ve ona “Ben kim olduğumu biliyorum” der.
Tanrı; “Peki sen kimsin?” der.

Küçük Ruh “Ben ışığım” der. Ve Tanrı “Doğru sen IŞIKSIN!” der.

Küçük Ruh bir an düşünür ve “Ama ben ışık OLMAK istiyorum” der.” Işık olduğumu biliyorum ama ışık olmayı kendim deneyimlemek istiyorum. Kendi deneyimlerimle bilmek istiyorum.” der.

Tanrı” Oh anladım, sen halihazırda olduğun şeyi deneyimlemek istiyorsun.” der.

Küçük Ruh “Evet istediğim budur, Kendimi ışık deneyimlemek istiyorum-sadece bilmek yetmiyor. Işık olmayı yaşamak istiyorum.”

“Bunu anlayabiliyorum.” der Tanrı, “Ancak bu zor bir iş. Çünkü yarattığım ışıktan başka bir şey yok ortada, ve senin ışığın güneşin içindeki bir mum gibi, sen orada milyarlarca ve milyarlarca başka mumların arasındasın ve hepiniz birlikte güneşi oluşturuyorsunuz. Bu mumlardan bir tanesi dahi olmazsa güneş de olmaz. Işıkların arasında ışığını fark etmek istiyorsan bu oldukça karışık bir bilmece.”

“İyi ama sen Tanrı ‘sın, bir çözüm bulursun” der küçük Ruh.

“Düşündüm ve buldum” der Tanrı bir sure sonra. “Kendini ışıkların içinde bir ışık olarak fark etmen imkansız olduğuna göre, seni olmadığın bir şeyle kuşatacağız ve bunun adını karanlık koyacağız. Seni senin tam zıddın olan bir şeyle sararak ne kadar parlak bir ışık olduğunu deneyimlemeni sağlayacağız.”

Küçük Ruh “Tamam ben karanlığı getirmeye razıyım, böylece ışık olabileceğim.” der.

Tanrı “Bunu senin için istedim. Seni karanlıkla kuşatacağım ama kendini kuşatılmış bulduğun an yumruğunu kaldırıp göklere küfretme, sadece karanlığı aydınlatan bir ışık ol ki dokunduğun yaşamların hepsi de senin ne olduğunu bilebilsinler. İnsanların önünde parlamalısın ki onlar da kendi ışıklarının yansımalarını görebilsinler.” der.

“Bunu sahip olduğun ilahi özelliklerinden herhangi biri ile yapabilirsin. Şimdi yaşam formu içinde iken ‘Ruh Amacı’ olarak seçtiğin ve yaşamlar boyunca seçmeye devam edeceğin özelliklerimden birini dikkatlice seç. iyi ve akıllı bir seçim yap.”
Küçük Ruh büyük bir heyecanla “Yani önümdeki yaşam için Mutluluk, Neşe, Akıl, Barış, sevgi yada başka birşey olabilir miyim?” diye sorar.

“Haklısın” der Tanrı.

“Seçtim” diye bağırır küçük ruh, “Bağışlamayı Deneyimlemek istiyorum.”

Tanrı “Evet bu senin için büyük bir gün, Bağışlama olmayı seçtin ve olacaksın. Yalnız bir sorun var, ortada bağışlanacak kimse yok.”

“Hiç kimse yok mu?” der küçük Ruh.

“Etrafına bir bak. Senden daha az mükemmel, daha az parlak kimse görüyor musun? “Küçük Ruh döner ve evrenin dört bir yanından olan biteni seyretmeye gelen diğer ruhlara bakar. Tek görebildiği hepsinin de en az kendi kadar mükemmel, parlak ve büyük olduğudur.

“O zaman ben kimi bağışlayacağım? Benden daha az mükemmel bir varlık yoksa ortada ben mükemmelliği nasıl deneyimleyeceğim? diye sorar.

Tam o sırada bir Ruh kalabalığın önüne çıkar dostça. “Üzülme beni bağışlayabilirsin. “der.
Küçük Ruh “Sen kimsin” der.

Dost Ruh “Ben kalabalığın içinden herhangi biriyim, sadece bir adım öne çıkmayı seçtim. Sana önündeki yaşam sureci içinde bağışlanacak birisini temin edeceğim, sana öyle birşey yapacağım ki sen de bağışlamayı deneyimleyeceksin.”

“Ne, ne yapacaksın? Nasıl yapacaksın? diye sorar küçük Ruh heyecan içinde.

“Neden bunu yapacaksın? Sen de en az benim olduğum gibi tam bir güzelliksin, ışığın parlak kişiliğinin simgesi olarak parıldarken neden böyle birşey yapasın ki? Titreşimlerinin hızı sana öyle bir parlaklık kazandırıyor ki gözlerimi kamaştırıyorsun. Bu titreşim düzeyini yavaşlatmak istemeni anlayamıyorum. Böyle korkunç birşeyi yaparak kendini niye ağırlaştırasın ki?

“Çünkü” der dost Ruh “Bunu yapacağım, çünkü seni seviyorum. Öyle şaşırmış bakma bana…Hatırlamıyor musun sen de benim için aynısını yapmıştın. Bu kadar çabuk mu unuttun? Hatırlasana seninle herşey olduk. Yukarısına da çıktık, aşağısına da indik, soluna sağına, öncesine sonrasına gittik. Herşeyin iyi ve kötü yanları olduk. Her ikimiz de bir diğerimiz için bir diğer yanı oluşturduk. Mutlaka hatırlarsın sen benim katilim, ben de senin katilin olmadık mı? Evet bir noktada haklısın. Titreşimimi senin tanımladığın şekilde düşürmek hiç de kolay olmayacak, ama olsun, ben de senden bir başka yaşam sureci için benzer birsey isterim….yeter ki sen bağışlama olabil.

“Ne istersen yaparım” der küçük Ruh “Kendimin ne olduğunu deneyimlemek için ne gerekirse yaparım. Söyle karşılığında ne istiyorsun.

Dost Ruh şöyle der “Sana vursam da, yüzüne tükürsem de, sana olabilecek en büyük kötülüğü yapsam da, aynı anda gerçekten KİM olduğumu anımsa. Eğer beni şimdi olduğu gibi unutursan, bende kendimi hatırlayamam. Daha da kötüsü sende kim olduğunu unutursan bize bunu hatırlatacak bir üçüncüye ihtiyaç duyarız…..

 

Neale Donald Walsh

(Tanrıyla Sohbet’in yazarı)

Bile isteye hayatını sonlandırma??

Son günlerde duyduğumuz medyatik kişilerin intihar haberleri herkesi çok şaşırtıyor 🙁

“Her şeyi, parası, ünü, bir sürü arkadaşı, seveni olan hayatta önemli işler yapmış birisi neden kendi hayatına son verir?”

Halbuki intiharın çoğu zaman DIŞSAL birikimlerle alakası yoktur. Depresyon veya başka ruhsal hastalığın sonucudur… 😞ABD’de tüm ölümlerinde % 2’si intihar yoluyla gerçekleşir. Çoğu 69 yaş üstü erkeklerdir. Ancak son senelerde 15-24 yaş grubunda da bu oran artmaktadır.

Türkiye’de TÜİK verilerine göre 2014-2017 yılları arasında toplam 9500 intihar vakası görülürken bu sayının 7 bini erkektir ve en fazla 20-24 yaş grubundadır. Kadınlarda ise intihar en fazla 15-19 yaş grubunda görülmüştür! (ciddi araştırılması gereken acı bir konu!)

İntihar belirtileri ne olabilir?
• İşe, okula veya sosyalleşmeye ilgisini kaybetme
• Sevdiği değer verdiği eşyaları dağıtmak
• Arkadaşlardan/aileden uzaklaşmak
• Yeme ve uyku bozukluğu
• Daha önce intihar girişiminde bulunmak
• Ağlama krizleri
• Gereksiz riskler almak
• Ölüm ve ölmek konusuyla ilgilenmek
• Fiziksel görünüşüne ilgisini kaybetmek
• Yakın zamanda ciddi kayıp yaşamak, ağır travma geçirmek

Ülkemizde eskiden Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bünyesinde ALO182 Umut Işığı Hattı vardı ve aktif olduğu 12 sene boyunca 24 bin vakanın intiharına müdahale edilmişti. Ancak 2007 senesinde ekonomik gerekçelerle kapandı 🙁

Eğer hayatınızı sonlandırmakla ilgili düşüncelere sahipseniz, vakit geçirmeden bir ruh sağlığı uzmanına başvurunuz. Eğer bir yakınınızdan şüpheleniyorsanız, konuşmaktan çekinmeyin. Zamanında konuşulmayan konular için sonradan büyük üzüntü yaşayabilirsiniz.

İyilikler, sevgiler, umutlar dolu günleriniz olsun.

Yanlış Anlaşılmak…

  1. kişi şok olmuş, 2. kişiye derdini anlatmaya çalışıyor…

“Ben sana pis kafa demedim, genel olarak akıl net, berrak olmalı bu karar konusunda demek istedim… Beni yanlış anladın!”

2. kişi ise doğru anladığından emin, basıp gider… 1.’ye karşı tavır takınır, selamı keser…

  1. kişi, ona gidip anlatır, uzun mesaj atar, ama nafile! 2. Kişi nuh der peygamber demez!

 

  1. Kişiyi yanlış anlaşılmak çok üzer, HAK etmemiştir bu durumu! Ona kendini anlatmak için çareler arar, evine hediye götürmek dahil! Ancak istediği sonucu elde edemez, yanlış anlaşılmayı düzeltemez…

 

Bu durumun devamında neler olabilir? 1. Kişinin ne yapması, nasıl davranması gerekir?

Bu “oyunun” içindeyken insan senaryoya kendini kaptırır. Diğer oyuncular da devreye girebilir (arkadaşlar, aile fertleri, vs) Ona son derece haklı olduğunu, 2. kişinin çocukluk yaptığını, onun da tavır koyması gerektiğini, hatta karşı hamle yapmasını dahi salık verebilirler (başkalarına bu abuk davranışı anlatmak gibi). 1. Kişi de “kurban” rolü oynar, o da diğerine ters davranmaya başlar, selamı keser, öfkelenir, sosyal medya hesaplarından çıkartır, başkalarına mağduriyetini anlatır, vs vs… Sonuçta o kişi hayatından tamamen çıkarken, kendisinde de bir yara kalır… “HAKSIZLIĞA UĞRAMA” temasına, patternine bir yenisi daha eklenmiştir…

Peki “oyunun dışında” olan birisi bu durumda ne yapar?

Öncelikle onu oyunun dışına çekecek insanları bulur ve onlarla konuşur, derdini onlara açar (bu konuda deneyimli kişiler, arkadaşlar veya terapist olabilir). Onlardan destek alır.

Ona bu olayda KENDİ sorumluluğunu hatırlatacak verilerin peşinde koşar… Karşısındakinin DUYGUSUNA, ALGISINA asla müdahale edemeyeceğini hatırlar. Ne kadar, ne süreyle kendini anlatması gerektiğini, kendi sınırını içsel olarak bilir ve o noktaya geldiğinde sınırını nötr bir şekilde çizer… Karşısındakinin ona ayna olmasını hatırlayarak bazı içsel çıkarımlarda bulunabilir…

Bu vakada 1.kişinin çıkarımları şöyleydi:

  • Herkese kendini sevdirme/onaylatma ihtiyacı
  • Kendini sevdirme yolunda karşısındakini ikna edene kadar uğraşma yani manipülasyon
  • Karşısındakinin duygusuna “kabul verememe” (onun da negatif duyguları olabileceğini kabullenememe)
  • Ona ters davranan birisine nötr kalamama

Benzer bir durum yaşadıysanız sizin çıkarımlarınız neler olabilir? 😉

 

Sosyal Medya Hesaplarımız

Sosyal medyada bana aşağıda yer alan hesaplar üzerinden ulaşabilirsiniz:

Facebook:  @drsenizunal 

https://www.facebook.com/drsenizunal/

@MindfulEatingTurkey

https://www.facebook.com/MindfulEatingTurkey/

Instagram: @dr.senizunal

https://www.instagram.com/dr.senizunal/

 @keyifleucuyorum 

https://www.instagram.com/keyifleucuyorum/

 @mindful.eating.turkey 

https://www.instagram.com/mindful.eating.turkey/

Youtube:      Dr. Şeniz Ünal                                  

https://www.youtube.com/channel/UCtD7dBBFSwae-b6F7u-aSZQ?view_as=subscriber

 

Obezite Ameliyatı Olmak mı Olmamak mı?

Obezite (bariatrik) ameliyatlar her geçen gün daha fazla konuşulur hale geliyor. Bu konuda doktora tezi yapmış birisi olarak bariatrik ameliyatlar hakkında aşağıdaki konulara dikkat çekmek istiyorum. Kısa bir özet ve hatırlatma:
  • Kişi morbid obezite sınırını aşmış ise konvansiyonel yöntemlerle (diyet ve spor) kilo verebilmesi ve verdiği kiloyu koruyabilmesi çok zor (başarı yüzdesi %5 civarlarında). Bunun sebebi ise kesinlikle “iradesizlik”, “başarısızlık değil”. Pek çok faktör var, kilo alımını tetikleyen…. Mesela “set point” teoremi var, kişinin maksimum kilosu beden hafızasına işleniyor ve beden ne pahasına olursa olsun o kiloda kalmak istiyor (100 kg olmuşsa, 60’a inse bile tekrar 100’e çıkmak istiyor). Sebebi kalıtımsal… DNA’larımızda hala “ne kadar kilolu olursa o kadar hayatta kalma şansın fazladır” kodu var (avcı toplumlardan kalma)
  • Morbid obez olmuş birisinin kilo verme ve verdiği kilosunu koruyabilme yüzdesi yaklaşık %50’dir. Kilo geri alımları, uzun vadede %40-50 civarındadır.
  • Ameliyatlarda mortalite riski %0.1 civarındadır, oldukça düşüktür.
Bu verilere bakarak halen morbid obezite (beden kitle indeksi 40’ın üzerinde) olan birisi için en etkili tedavi şeklinin bariatrik ameliyat olduğu medikal camiada kabul edilmiştir.
 ..
Ancak, ameliyat öncesi iyi, bilinçli hazırlık yapılmaz ise ve ameliyatın ardından “balayı” döneminde (ilk 12-18 aylar) gerekli duygusal ve davranışsal değişimler yapılmaz ise kilo geri alımı %40-50 civarında görülür. Ve malesef bu kilo geri alımı, ameliyatı “son çare, umut” olarak gören hasta için çok büyük bir yıkım olabilir ve ağır depresyona girebilir. Yapılan araştırmalarda, ameliyat olanların intihar riski, olmayanlara göre 9 kat fazla çıkmıştır.
 ..
Ameliyatlar ilk başladığında, ABD’de ameliyat öncesi 3-6 ay aralığında hazırlık dönemi şart koşuluyordu, pahalı ve sigorta ödediği için hastalar da buna uyuyordu. Ancak ameliyatların ucuzlaması (amerikalılar da Meksika’ya gidip 5 bin dolara, 5 yıldızlı hizmet alarak ameliyatlarını olabiliyorlar artık) ön hazırlığı gereksiz kıldı. Hastalar konuya kendilerine tam vakıf olmadan, SİHİRLİ DEĞNEK umuduyla hemen girişiyorlar bu işe ve sonuçlar üzücü olabiliyor.
 ..
Malesef ülkemizde de durum bu açıdan pek iç açıcı değil. Ameliyat teknikleri, cerrahlar çok çok iyi, çok başarılılar. Ancak multidisipliner yaklaşımları gereksiz görüyorlar. Sadece diyetisyen desteği, bazen, kısa süreli veriliyor. Halbuki hastaların esas ameliyata karar sürecinde ve 6-12 ay sonrasından itibaren özellikle psikolojik desteğe ihtiyacı oluyor. Aklınıza gelmeyecek o kadar çok konu çıkıyor ki…. Mesela yiyecekle bastırdığı duygusal sıkıntılar ayaklanıyor, sosyal ortamlarda kendini rahatsız “uzaylı” hissedebiliyor, en yakınlarından tepki, eleştiri duyabiliyor… Pek çok konuya hazırlıksız yakalanıyorlar… Sonra da üye sayıları 20 bini bulan facebook gruplarında, hiç tanımadıkları, bilgi düzeyini bilmedikleri kişilere başvurup onlardan medet umuyorlar…
 ..
Etik çalışan cerrahları tenzi ederek söylüyorum, bazı doktorlar da ameliyat olan eski hastalarını “koordinatör” adı altında işe alıyorlar ve bu kişiler  facebook gruplarında “hasta” avlıyorlar (birebir bu işi yapan birisinden duydum). Hastalar gerekli bilgilerle donanmadan, tüm tetkikler yapılmadan (dahiliye, kardioloji, endokronoloji, psikoloji, vs) kendilerini ameliyat masasında buluveriyorlar…. İlk 6-12 ay güzel, sonrası ???
 ..
Hayatımızın her alanında dersimizi çalışarak, hazırlık yaparak bir işe girelim 😉
 ..
Şimdiden tüm hastalara geçmiş olsun diyorum.

Su Böreği “gerçekten” nedir?

Karnımız aç olduğunda kim fırından yeni çıkmış, altın sarısı kızarmış, mis gibi tereyağı kokan su böreğine veya hafif nemli yoğun bir kakaolu keke hayır diyebilir? Veya soslu, tereyağlı, kıtır pideli iskendere veya kurufasulye pilava?
 ..
O anda biz, biz olmaktan çıkarız, adeta içimizde başka biri kumandanımizi ele alır ve yiyeceğe gömülürüz 🙂 Karnımız aç  değilse bile tanıdık, bildik, bizi mutlu, güvende hissettiren yiyecekler önümüze konulduğunda çok zor hayır deriz, en azından birkaç lokma atarız ağzımıza… O anda herşey silinir, sadece yiyeceğe, aldığımız zevke odaklaniriz.
 ..
Farkındalıklı yeme (mindful eating) yiyeceklere başka bir açıdan, perspektiften bakabilmektir…  Adeta gözünüzün önündeki perdenin kalkmasıdır. Kendinizi dışardan seyretmektir… O an sadece önce aç olma deneyiminize sonra bedeninizin ihtiyacını sorgulamaya ve ona (bedeninize) “en iyi gelecek” yiyeceği, besini bulmaya odaklanmaktır.
 ..
Birden önünüzdeki dumanı tüten, mis kokulu, yumuşak su böreği başka bir şeye dönüşür… Onu farklı görürsünüz… Kimi önce duygusunu, hatırasını, özlemini görür sonra içindeki besinleri, kimi tam tersini… Besin olarak baktığımızda, çoğu faydalı besinlerinden arınmış, kan şekerinizi hızlıca yükseltip kısa süre sonra düşürerek tekrar acıkmanıza yol açacak GDO’lu buğday unu kullanılmış bir yiyecek görürüz. Duygu, hatıra olarak baktığımızda ise belki büyükannemizi görürüz, bizi sorgusuz sualsiz kabullenen, maydanozu sevmediğinizi bildiği için böreğin bir köşesine sade peynir koyan, yerini de kibrit çöpüyle işaretleyen, kimsenin o parçayı yememesi için atmaca gibi tepsiyi kollayan buyukannemizi… Simdiki hayatımızda arayıp bulamadığımız özeni, şefkati gösteren buyukannemizi ararız o su böreğinde…
 ..
Farkındalıklı yeme, o anda karar vermektir… Bedenim için çok da besleyici olmayan su böreğini yiyecek miyim? Evet ise ne kadar? Asla yememek değildir, sadece bilerek, hissederek, duygumuzu doyurarak ancak bedenimize zarar vermeden yemektir. Besin olarak görürsek belki bedenimize daha uygun başka bir seçeneğe gideriz, duygu olarak görürsek de, büyükannemizi, onun sevgisini, şefkatini hatırlamak, hayatımızda ona sahip olduğumuz için şükretmek için bir-iki lokma belki yeterli olabilir? Sonuçta bize o kadar özen gösteren bir kişi yanılmış olmamalı, gerçekten özene, itinaya, şefkate layığız… En başta da bunu kendimize biz vermeliyiz…

Kahvaltı Terapisi

Aç olan miden mi, ruhun mu?

KAHVALTI TERAPİSİ

Duygusal yeme / yememe hakkında deneyimsel, terapötik bir grup çalışması

Duygularımızı yemekle bastırma, hayatımızı yemekle anlamlandırma az veya çok hepimizin gerçeği. Etkisi az ise sorun olmayabilir, bedenimiz zarar görmeden hayatımızı devam ettirebiliriz. Ancak ya fazlaysa? Kilo fazlalığı hayat kalitemizi düşürecek seviyeye gelmişse veya kilo azlığı parmağımızı kıpırdatmaya engelse?

Çeşitli beslenme metodları uyguladınız, farklı sporları denediniz, hatta ameliyat oldunuz ancak üzüntü, öfke, stres veya can sıkıntısı hallerinde yemek yemeniz, sağlıklı bedene kavuşmanıza engel oluyorsa bu çalışmaya katılmanızı öneririz.
Yemek esnasında meditasyon çok eski zamanlardan beri budistlerin rahip eğitiminde uyguladığı bir yöntem. Günümüzde “mindful yeme” (farkındalıklı yeme) çalışmaları da çok arttı – tek bir üzüm tanesini bir saatte yedirmek gibi. Ancak normal bir öğün esnasında yapılan farkındalık çalışması size tahmin etmeyeceğiniz kapılar açabilir….

Bu çalışmaya aç karnına gelmeniz gerekmektedir. Açık büfe kahvaltı programa dahildir. Danışmanın konuşması ve katılımcı paylaşımları dışında çalışma sessizlik içinde gerçekleşir. Çalışma mekanının kapısından girdiğiniz andan itibaren tam sessizlik içinde olmanız tavsiye edilir. Atölye boyunca cep telefonlarının da çantanın içinde kalması gerekmektedir. Not almak veya içgörülerinizi yazmak için defter ve kalem getirilmesi tavsiye olunur. Format gereği, geç katılım mümkün değildir.

Önceki programa katılanların görüşlerinden örnekler:

Gelmeden önce “Ne yaşayacağım?” konusunda çok endişeliydim. Hatta son anda böyle bir terapiye ihtiyacım yok benim diye vazgeçmeyi düşündüm. Geldiğim andan itibaren tamamıyla buradaydım. Ve tam da olmam gereken yerde olduğumu fark ettim. Soru sormaya başlamıştım ve cevaplarını aldığımı fark ettim. İnsan, beslenme, sindirim henüz tıp için bir bilinmeyen… ama şu anda yapmam gereken: “ Kendime güvenmeli ve zaman ayırmalıyım” Belki aralıklı 2-3 seans olarak devam etmesi daha faydalı olur. Sorularım var…☺ teşekkürler.

Bedenime ne çok şeyi aldığımı, aldığım lokmalara anlam vermeden tükettiğimi fark ettim. Durup düşünsem ve bir nefes alsam sanırım kendime bunu yapmayacağım. Çok teşekkür ederim. Bu gerçekten benim için çok özel bir bilinçlenme oldu. Gerçekten…

Kendimin, zamanımın, bedenimin, sahibi olduğunu yeniden hatırladım. Onun birey olduğu, kıymetli olduğu, kimseden bir şey saklamak zorunda olmadığımı idrak ettim. Zihnimdeki sis aralandı. Elbette daha keşfedeceğim şeylerin olduğu muhtemel. Ama en azından artık bunu biliyorum. Yemediğimde bir şey kaçırmıyorum. Yeniden zamanın sahibi olacak, kendime daha çok zaman ayıracağım. Sevgilerimle.

Kendime zaman ayırmam gerektiğini ve olumsuz şeylerin yerine olumlularını koymayı, yemenin açlıktan dolayı değil duygusal boyutta yediğimi fark ettim. Geçmişi bırakıp önüme bakmamı ve geçmişle ilgili olumsuzlukları bugüne taşımamayı öğrendim ☺ Teşekkür ederim, sevgiyle.

Açlığımın bu kadar güzel bir kadın olduğunu bilmiyordum, çok şaşırdım. Çok sevindim. Bu bana gani gani yeter. Bundan sonra açlığımla birlikte çok eğleneceğimizi seziyorum.

Mindfulness’a Ulaşmayı Engelleyen AKIL TUZAKLARI

Mindfulness (bilinçli farkındalık), gittikçe kaotikleşen hayatımızda bize nefes aldıracak bir kavram… An’da kalabilmek, geçmişin gölgesinin yarattığı depresyondan kurtulup, belirsiz geleceğin yarattığı kaygıyı en aza indirebilmek hepimizin hedefi… Herkes, hepimiz bu zihin / akıl durumuna ulaşmaya çalışıyoruz. Bu hedefe ulaşabilmek için aklımızın bazı tuzaklarını fark etmek ve onlardan vazgeçmeye çalışmak bu yolda atacağımız ilk adımlardır. Odaklanacağımız akıl tuzakları şunlardır:

  1. Felaketleştirme: Gelecek zaman olasılıklarını, en kötü senaryoları düşünerek kendine işkence etmek… Endişenin bir dozu aslında iyidir, bizi dikkatsiz, sorumsuz olmaktan alıkoyar. Bazen de ani bir kararla harekete geçirir. Ancak endişe, çok az veya hiç kontrolümüz olmadığı durumlarda da devreye girebilir. Ör: Uçuş korkusu, evinize hırsız girmesi… Geleceğin olumsuz ihtimalleri, en kötü senaryoları, günümüzde gerçekleşenleri yanıltır ve onlar üzerinde tahakküm yaratır.
  2. Direkt sonuca gitme: Tüm önemli, ilgili bilgi, veri ve olasılıkları incelemeden direkt sonuca gitmek… Siz fark etmeden beyin kısa yollar oluşturmayı sever. Ancak bu şekilde düşünerek, sadece geçmiş bilgi ve deneyimlerin, gelecekteki bir sonucu tahmin ettirmesine meydan verirsiniz.
  3. Tünel düşünme: Bir silindirden baktığınızı hayal ederseniz ne görürsünüz? Veya ne görmezsiniz? Tünel düşünmeyle, zihniniz olasılıkları ve seçenekleri dışarıda bırakır, tek seçenek sadece tünelde ilerlemek ve sonundan dışarı çıkmak kalır.
  4. Onay tuzağı: Mevcut düşünme şeklinizi destekleyecek bilgileri aramak… Geçmiş deneyim ve bilgiler, çevrenizdekilerin düşünceleri kararlarımıza destek olabilir/olmalıdır, ancak her zaman faydalı olmayabilirler. Onay tuzağı, ön yargının da temelini oluşturur.
  5. Rahatlık tuzağı: Başkalarının düşünce şekline kapılmak… Kral çıplak hikayesi tam bu tuzağı anlatır (Yeni kıyafet giydiğini zannederek çıplak gezen krala kim karşı çıkabilir?). Çoğumuz, bize söyleneni sorgulamayı, kaba ve müdahaleci olarak algılayabiliriz ancak duyduklarımızı sorgulamazsak, kendi düşünce mekanizmamızı harekete geçirecek içgüdülerimizi de köreltiriz. Herkesle aynı düşünmek, sosyal rahatlık sağlar ancak böylelikle özümüzü kaybedebiliriz ve kendi yıkımımıza yol açabiliriz.
  6. Ölü yatırım tuzağı: Daha önceden sarf ettiğiniz ve geri alamayacağınız çaba, zaman ve hatta belki paranın, sizi bir şeyi sonlandırmaktan alıkoyması… Bu nedenle size hiçbir getirisi olmamasına rağmen daha fazla yatırım yaparsınız ve bu süreç kara kuyu gibidir, sizi içine çeker ve geri çıkamazsınız. Tabii ki sorumluluklarınızdan, taahhütlerinizden çok çabuk vazgeçmek uygun olmaz, aksi halde hiçbir şey başaramazsınız, projelerinizde sonuca ulaşamazsınız. Ancak ‘’bırakmayı reddetme’’, sizin şimdi ve şimdiden sonra olanlara odaklanmanız gerekirken, geçmişin şimdiyi dikte ettirmesidir.
  7. Suçlama tuzağı: Ters giden bir durumun tüm sorumluluğunu birisine veya bir şeye yüklemektir. Bir durum oluştuktan sonra onu değiştiremeyeceğiniz için bu tuzağın hiçbir faydası yoktur. Ancak geçmişte olanı kabul edemediğinizde, şimdi olana da odaklanamazsınız ve onu yönetemezsiniz. Suçlama oyununun tuzağına düşersiniz. Tüm tuzaklar gibi, zihin tuzakları da sizi, farkında olmadığınızda hızlıca yakalarlar ve onlardan kurtulmak zordur. Bu tuzakların sadece ‘’farkına varmak’’ ilk ve kocaman bir adımdır. Onları fark ettiğinizde, özgürleşirsiniz. Geriye sadece harekete geçmek kalır.

**Bu yazı Gill Hasson’un Mindfulness kitabından alınmıştır