Ah şu güven meselesi

Formsanté Dergisi için keyifle gerçekleştirdiğim röportaj: İkili ilişkilerde güven

 

İdeal bir ilişkinin, uzun süreli paylaşımların ilk kuralı… O olmadan hiçbir şey sağlıklı ilerlemiyor. “İkili ilişkilerde güven” dosyasını açıyoruz!

Kabul ediyoruz, bu devirde birilerine güvenmek çok zor. Ama onsuz olmuyor ya da kaliteli bir ilişki yaşanmıyor. Yokluğunda hep kıskançlık, tartışma ya da bunlara benzer olumsuz durumlar ortaya çıkıyor. Peki problemin kaynağı ne? İkili ilişkilerde yaşanan güvensizliğin nedeni aslında karşınızdakine değil de kendinize olan güvensizlik olabilir mi? Klinik Psikolog ve İlişki Terapisti Şeniz Ünal, tüm detaylarıyla güvensizlik ile ilgili merak ettiğimiz soruların yanıtlarını veriyor.

Nedir bu güven? Neden bu kadar önemli?
Birisine güvenmek; onun sorumluluk sahibi olduğunu düşünerek, ona inandığınızı, yanında fiziksel ve duygusal olarak güvende olduğunuzu hissetmek anlamına geliyor. Güven ilk görüşte vardır ya da hissedilir diyemeyiz. Zamanla, her iki tarafın karar vermesiyle, niyet etmesiyle inşaa ettiği bir durum. Güveni talep veya ispat edemezsiniz. Bu, kişisel bir seçim. İlişkide tek taraflı güven maalesef olamaz. Güvenin oluşması için her iki tarafın da kendini açmaya, yaralarını, hassas olduğu konuları paylaşmaya niyetli olması gerekiyor. Ancak çoğu ilişkinin yüzeysel yaşandığını, kadınların diğer kadın arkadaşlarıyla daha yakın olduklarını, erkeklerin de genellikle özel konularda kimseyle veya ender olarak birkaç kişiyle az da olsa konuştuğunu duyuyorum. Bu noktada her iki tarafa “İlişki nedir ve temelinde neler var?, İdeal ilişki sizce nasıl olmalı?” gibi sorular sorduğumda ise maalesef tatmin edici cevaplar alamıyorum. Ne ilişkiye başlamadan ne de sonrasında birlikteliğin anlamının, nedenlerinin çok az düşünülmüş olduğunu fark ederek üzülüyorum. İnsanlar hayatlarını etkileyecek çok önemli bu kararı fazla düşünmeden veriyor. Bizimki gibi kabile toplumlarda erkeğin ve kadının özgeçmişleri (farklı konu başlıklarında) en önemli konu oluyor. Ardından karşılıklı olarak ilgi ve alaka gösterme derecesi geliyor. Güven başlığı ise şimdilerle telefon ve sosyal medya hesaplarının şifrelerinin paylaşılması ile eş anlamlı maalesef…

Özellikle güven teması baz alınarak, ideal ilişkiyi nasıl tanımlayabiliriz?

Aslında hayat yolculuğunun birisiyle kol kola, beraber yapılması kadar doğal, anlamlı ve gerekli başka bir konu yok. Hayatın zorluklarına beraber göğüs gererek, birbirinin kişisel gelişimine, tekamülüne sevgi ve saygı bağıyla destek sağlamak ilişkinin tanımı olmalı. Bunlara karşılıklı niyet edildiğinde, güven de doğallıkla yavaş yavaş inşa ediliyor. Ancak kendini tanımayan, ihtiyaçlarını, isteklerini, hedeflerini net olarak ortaya koyamayan taraf, karşısındakinden ne isteyeceğini de bilemiyor. Genel başlık olarak “ilgi ve alaka”, “sevgisinin ispatı” gibi temalarla vakit geçiriyor.

 Olmazsa olmazlar neler?

Gerek romantik, gerek profesyonel, gerekse arkadaşlık ilişkisi olsun, kendini tanıma, her ilişkinin şartlarından… Kişi kendi nasılsa, karşısındakini de öyle bilirmiş derler. Terapötik açıdan doğru olan bu kavramı, bilimsel olarak da açıklayabiliriz. İlişki terapilerinde tarafların kendilerine, duygularına, olayları nasıl anlamlandırdıklarına bu nedenle bakılıyor. Ardından da karşı tarafa nasıl yansıtıldığı fark ettiriliyor. Bu bakış açısıyla, ilişkideki sıkıntıların büyük çoğunluğunun kişinin kendi algısından kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz. Bu algı oluşurken temelinde beklenti, eğitim, gelecek hedefleri olabileceği gibi, ağırlıklı olarak çocukluk deneyimleri de rol oynuyor. Çocukluktaki eksik deneyimler, duygusal bağlanma eksiklikleri, yanındaki büyüklerin kendi yansıtmaları, kişiyi yetişkinliğinde bazen farkında olarak, çoğu zaman da bilinçdışı süreçlerle bir takım davranışlara, duygulanımlara itiyor. Örneğin, kadın danışanım boşanmış bir erkekle yaşıyor, erkek haftada bir ilk eşinden olan kızıyla zaman geçirdiğinde kadın basit konulardan kavga çıkartıyor. Derine indiğimizde, kadının kendi babasıyla çok sıcak deneyimleri olmadığını ve ilişkide olduğu erkeğin kızıyla olan ilişkisini kıskandığını keşfediyoruz. Bu farkındalığı derinleştirip kadının kendi babasına olan yüzeyde öfkesini, altta özlemini çalıştıktan sonra ilişkideki kıskançlık hafifliyor, diniyor. Erkeğin bir şey yapmasına gerek kalmıyor.

Güven kelimesiyle hangi noktalar yanlış anlaşılmış oluyor?
Tabii ki güven başlığı altında karşı taraftan çok fazla beklentiye girmemiz, adeta “kurtarıcı prens” veya “fedakar anne” arketiplerini görmek istemek de yanlış. Güven duyabilmek, sorumluluk yüklemek anlamına gelmiyor! Karşı tarafın bizi taşımasını, sevgili- ebeveyn-çocuk-terapist-en iyi arkadaş şapkalarının aynı anda tek kişide toplanması beklemek de değil. Güven önce kişinin özgüveniyle başlıyor, tarafların birbirlerini tamamlaması, desteklemesi ve paylaşımlarıyla gelişip güçleniyor.

Geçmişteki deneyimler, güncel ilişkiyi nasıl etkiliyor?
İlişkilerde yaşanan olumlu ve olumsuz her temanın, o yaşa kadarki birikmişliklerle ilişkisi var. Bir tarafın hissettiği veya hissetmediği her duygu aslında kendisiyle ve ilişkiye yaptığı yatırımla alakalı. Bu nedenle birisinin sorun olarak algıladığı davranışı, diğeri doğal kabul edebiliyor. Karşımızdakinin değişeceği beklentisiyle ilişkiye girmek ve devam etmek hiç sağlıklı değil. Değişim mutlaka olur ancak zamanla ve doğallıkla olması bekleniyor, zorlanan davranışlar geri tepiyor.

İlişkiye mi, insana mı, sürece mi güvenmeli?
Bunların cevapları için insanın kendini tanıması ve ilişkiden beklentisini net olarak ortaya koyması gerekiyor. Güven konusunda, sadece aldatma var ya da yok perspektifinden bakmak çok dar açılı oluyor. İlişkiye olan taahhüt kapsamında değerlendirilmesi gerekiyor.

Çiftler arası güven konusunu iyileştirmeye çalıştığınızda nasıl bir yol izliyorsunuz?
Danışan çiftlerin çoğunluğunda istek kadından geliyor. İlişkiyi irdeleyen, onun hakkında düşünüp, ilişkiyi daha iyi, anlamlı ve doyumlu hale getirmek isteyen kadın gibi duruyor. Erkek çoğu zaman mecburiyetten, seyrek olarak isteyerek danışmanlık sürecine giriyor. Benim çalışma stilimde önce çiftlerinden yazılı bir durum değerlendirmesi talep ediyorum. Bunu da kadın yazıyor çoğunlukla! Sonra ilk görüşme olabildiğince kibar, kendilerini tutmaya çalışan tarafların konuşmalarıyla geçiyor. Hafif dokundurmalar ve taş atmalar da cabası… Ardından birkaç seans çiftlerle teke tek çalışıyorum. Hem eteklerindeki taşları rahatça döksünler, hem de neye aç olduklarını anlatabilsinler diye. Bu süreçte genellikle kadının daha fazla ilgi ve alaka beklemesi, erkeğin onu anlamayıp (zihnini okumadığı!) özen göstermemesi ve ihmal etmesi örnekleri bolca anlatılıyor. Erkek ise fazla detaya girmiyor, kendince her şeyin gayet iyi gittiğini, kadının çok abarttığını, zaten iş ve stresli konularla da çok yoğun olduğunu yani kibarca kadının da ona ek yük ve sıkıntı eklediğini ifade ediyor.

Yazıyı dergide görüntülemek için tıklayınız...

Duygular bizi nasıl yönetir?

Ters Yüz (Inside Out) filminin misyonu…

Psikolojinin biliminin ilk dönemlerinde etki-tepki davranışlar araştırıldı. İnsanların davranışları nasıl kontrol (hatta manipüle) edilir, davranışları değiştirirsek ruh sağlığımızı nasıl düzeltebilirize bakıldı.

 

Ancak zamanla yetmedi bu bakış açısı ve derinlerde başka bir ‘patron’un insanı yönettiğini keşfettiler. ‘Patron’, ‘duygular kümesi’ydi. Ne kadar bir konuda kendimizi ikna edersek edelim, bir duygu dalgası çıkıp dağıtabiliyor bizi… Bu dalganın boyutu da konuyla bağlantılı algımızla ilişkili oluyor.

Duygu ↔ Algı ↔ Davranış 

İlk bakışta ne, neyi yapıyor / doğuruyor, anlamak karışık gibi gelse de, prensibi anlayınca ve yetenekli bir psikoterapistin rehberliğinde bu mekanizma çözülüyor ve psikolog odasında sıkıntılar dağılıyor.

Sistemi anlatan en güzel film “Inside Out – Ters Yüz”. Pixar’ın 2015 senesinde yaptığı 73. Altın Küre Ödülleri’nde En İyi Animasyon Film Ödülü’nü alan animasyon film, çocuklara olduğu kadar büyüklere de hitap ediyor. Terapi koltuğuna oturan herkese ilk iş olarak filmi seyretmelerini salık veriyorum.

  • Duygularımız bilincimizi nasıl yönetiyor?
  • Duygularımız geçmiş anılarımızı nasıl renklendiriyor?

Ters Yüz filmi yukarıdaki sorulara beş duyguya odaklanarak cevap vermeye çalışıyor (Filmi çok karışık yapmamak için sadece beş temel duyguya odaklanılmış).

Öfke, iğrenme, korku, üzüntü ve neşe…

Duygular ‘alt kişilik’lerle canlandırılıyor. İnsanın bir sürü parçası, ‘alt kişilikleri’ olduğunu ve bunların dansının bizi biz yaptığını söyleyen pek çok otorite ve ekol var. Örneğin; Virginia Satir, Eric Berne (Transaksiyonel Analiz), Jeffrey Young (Şema Terapisi), Carl Jung (Gölgeler ve Kompleksler), Richard Schwartz (İçsel Aile Sistemi)…

Çalışmalara göre kişiliklerimiz bu belirli duygularla şekilleniyor ve bunlar da dünyayı nasıl algıladığımızı, kendimizi nasıl ifade ettiğimizi ve diğer insanlarda da hangi karşılıkları / cevapları uyandırdığımızı belirliyor.
Inside Out – Ters Yüz filminin yıldızı ‘üzüntü. Filmde, kayıplar ve üzüntü duygusuyla ‘kazanılanlar’ anlatılıyor.

Evet negatif duyguların da kazançları vardır. Çokça… Aksi halde ona, üzüntüye, neden tutunalım ki?
Filmde ‘üzüntü’ bitkin ve halsiz canlandırılıyor. Gösterişsiz, içine kapanık olan ‘üzüntü’ diğer insanlardan yardım ve rahatlatma çabaları alıyor.

Filmde duyguların en temel iki fonksiyonu çok güzel aktarılıyor.

1- Duygular, düşünceyi, algıyı yönetiyor. Üzüntü’, Riley’nin (filmin baş karakteri olan 11 yaşındaki kız çocuğu) Minnesoto’daki eski hayatını maviye boyuyor. Riley’in yaşadığı değişiklikleri (neleri kaybettiğini), gösteriyor ve kimliğinin yeni açılarının oluşmasına yardım ediyor.

2 –Duygular, sosyal hayatımızı da organize ediyor. Örneğin ebeveyn – çocuk bağlanmasını, kardeş çatışmalarını, romantik flörtleşmeyi ve iş rakipleri arasındaki pazarlıklar yapılandırıyor.

Çalışmalara göre ‘öfke’ sosyal haksızlıklara protesto edilmesini ve adaletsizliği nasıl giderebileceğimizi tetikliyor. Yine sosyal normlara ters şekilde davranınca ‘utanma’ çıkıyor o da diğerlerinin affını sağlıyor.

Bu mekanizma da filmde gösteriliyor. ‘Üzüntü’ aksiyonsuzluk, atalet  ve pasiflikle tanımlanır, amaçsızlık gibi gelir. Ancak,diğer taraftan gerçek hayatta olduğu gibi filmde de ‘üzüntü’ kayba karşı insanları birleştiriyor.

Filmin ilk başlarında Riley yemek masasından öfkeyle kalkıp tek başına odasına gidiyor, babasını ne yapacağını düşünürken masada bırakarak…

Filmin sonuna doğru, ‘üzüntü’ Riley’i tekrar ailesi ile birleştiriyor (duygusal sesler ve dokunmalarla).

Bu film sayesinde, duyguları kabullenmeyi ve neleri bırakarak yeni neleri kazanabileceğimizi hatırlıyoruz (Çünkü bilgi hep içimizde var, bazen karanlıkta kalsa da).

Kabullenmek, sarıp sarmalamak da mindfulness’ın (“bilinçli farkındalık”ın) özü oluyor zaten…

Keyifli, farkındalıklı seyirler…

Bilim Üniversitesi’nden Caner Yılmaz ile röportajım

  • Kendinizden bahseder misiniz?

İsmim Şeniz Ünal. Dr. klinik psikolog ve doktora öğretim görevlisi olarak da unvanım var. Kadrom Gelişim Üniversitesi’nde. Akademik hayatımda, İstanbul Bilim Üniversitesi’nde misafir öğretmen olarak ders veriyorum, bunun dışında kendi psikolojik danışmanlık merkezim var orada danışan görüyorum. Lisansım Boğaziçi Üniversitesi Matematik bölümünde, mühendislik okumak isterken kendimi buralarda buldum. Yurt dışına çıktım ve Boston Üniversitesi’nde işletme bölümünde MIS üzerine master yaptım. Türkiye’ye geri döndüğümde personel müdürü olarak çimento fabrikasında çalıştım. Bundan sonra Novartis ilaç şirketinde stratejik pazarlama koordinatörlüğü görevinde çalıştım. 30’lu yaşlarda kendi hayatımı ciddi sorgulamaya başladım ve çalıştığım Novartis şirketinden ayrıldım ve bir yabancı eğitim firmasının Türkiye temsilcisi oldum buradan kazandığım tüm parayı kişisel gelişim eğitimlerime harcamaya başladım. Jung’un arketiplerinden derlenmiş bir sertifika programına gittim 2 sene sürdü. Koçluk ve kişisel gelişim uzmanlığı altında insanlarla çalışmaya başladım ve sonrasında kendi kendime dedim ki bu işi yapacaksam bir akademik alt yapımında olması gerekiyor ve 36 yaşımda tekrar okula geri döndüm. İlk önce yüksek lisans yaptım ve sonrasında doktoramı tamamladım. Yüksek lisansımı Ticaret Üniversitesi’nde tamamladım. Doktoramı da Arel Üniversitesi’nde tamamladım. Bunların dışında sürekli ek eğitimler alarak meslek değiştirmenin verdiği zorlukları aştım.

  • Lisans yıllarınızdan bahseder misiniz?

Lisanslarım en baba üniversitelerdendi. Çalıştığım meslekteki üniversitelerin sıralamada yerleri ortada. Bu durumu telafi etmek için sürekli çalıştım, ek eğitimlere gittim. Meslek değiştirmek çok zor ve kabul gören bir şey değildi 90’ların sonu 2000’lerin başı. Yüksek lisansımı Boston Üniversitesi’nde yaparken İngilizce konusunda zorlandım ancak çok da zor olmadı. Psikoloji masterını bunlardan 11 yıl sonra yaptım dolayısıyla benim için sıfırdan okula başlamak gibi oldu. Öğrenci tutumları vesaire konusunda ciddi şok yaşamışımdır, hem öğrenci hem öğretmen konusunda. Lisansı psikoloji olmayanlara büyük bir ön yargı vardı o zamanlar. Birde lisanstan sonra geçirilen 13 senenin verdiği olgunluk var ve lisanstan sonra hemen master yapmakla aradaki ciddi farkı gördüm. Şimdi sınıfta öğrencilerime de söylüyorum lisanstan hemen sonra yüksek lisans yapmak zorunda değilsiniz çünkü okul ve öğrenci psikolojisinden çıkmamış oluyor insan ama arada iş deneyimi olduktan sonra bam başka bir gözle bakıyorsunuz. Ben ne yüksek lisansımda ne doktoramda evde küçük çocuğum olmasına rağmen tek ders kaçırmadım, haftada 4 gece derse gittim çünkü çok severek isteyerek ve farklı bir bakış açısıyla aldım bu dersleri. Şimdide şunu tavsiye ederim; bir iki sene ara verip iş deneyimi kazanıp öyle master yapmalarını tavsiye ederim.

  • Nerede çalışıyorsunuz?

Kendi psikolojik danışmanlık merkezim var burada danışan görüyorum.

  • Psikolojiye ilginiz nasıl oldu?

Önce kendimi tanıma keşfetme yoluna girdim, arketip olarak baktığımızda yaralı şifacıyım diyebilirim. Paylaşımcı bir kişiliğim var yine arketiplerden gidersek her zaman içimde öğretmen öğrenci aksı da vardı. Ben Amerika’dan döndükten sonra bir dönem Boğaziçi Üniversitesi’nde ders verdim ama o sırada çalıştığım iş yeri izin vermediği için devam edemedim o zamanlar daha kolaydı. Lisede de ilkokul öğrencilerine ders verirdim bu benim içimde hep vardı ve öğrendiklerimi başkalarıyla paylaşmaya başladım. Zaten şimdiki terapi tarzımda psikoeğitim çok fazla vardır.

  • Üniversite yıllarına geri dönebilseniz ve farklı bir alanda yükselme şansınız olsaydı başka bir alana yönelir miydiniz?

Tıp fakültesi okurdum. O zamanlar puanımda yetiyordu ama ben Boğaziçi Üniversitesi’nde okumayı tercih ettim.

  • Boş zamanlarınızda neler yaparsınız?

Eskiden çok kitap okurdum artık o kadar okuyamıyorum. Sıkıldım sanırım kitap okumaktan. Film ve dizi izlemeyi çok severim. Belki işim gereği onları izlerken başka bir gözle seyrediyorum ve özellikle çok popüler film ve dizilerin karşı tarafa geçirdiği duygu, fikir, mesaj bunları görüyorum. Onun dışında seyahat etmeyi severim, mesleki çalışmalara katılmayı severim. İlla benden daha deneyimli olduğuna inandığım hocaların değil farklı enteresan şeylere gitmeyi de severim.

  • Meslek hastalığım dediğiniz bir şeyiniz var mı?

Bu meslek arkadaşlık ilişkilerini şöyle etkiliyor; kayıt dışı nasihat alma, tavsiye alma eskiden daha zordu şimdi daha kolaylaştı. Psikolog kimliğinin sınırını çizmek lazım çünkü sende şurada şöyle desen daha mı iyi olurdu gibi bir cevap verirken bulabiliyorsun kendini ve o bir gayri resmi bir seansa da dönüşebiliyor. Bazı kişilerle sınırını net çizmen gerekiyor. Çünkü onlar seni otomatik olarak öyle görme eğiliminde oluyorlar. Meslek hastalığı değil de insanların görünenin arkasındakini de görebiliyorsun insanları daha iyi ve objektif değerlendirebiliyorsun ve zaman ilerledikçe susmayı öğreniyorsun.

  • Klinik Psikolog ne yapar? Klinik ilgi alanlarınız nelerdir?

Klinik psikolog araştırma yapar, danışan görür, hastanede kurumda çalışır, hipnozu da o yapar. Türkiye’de her şeyi klinik psikoloğun üzerine yıktılar. Ben ne yapıyorum? İnsanları kendilerini tanımaları konusunda onlara destek olmaya çalışıyorum. Psikotik danışan görmüyorum, yaptığım işi daha çok kişisel gelişim olarak adlandırıyorum. Danışan grubumu da 16 yaş üzeri olarak tanımlayabilirim. Çocuklarla denedim ama çalışamıyorum, çiftlerle de çalışıyorum ve hepsinin özünde kendini tanımak olduğunu düşünerek çalışıyorum. Varoluşsal temalara illa giriyorum. Özel konu olarak kendini tanıma ve fobilerle çalışırım, yeme bozukluklarıyla çalışırım, travmalarla çalışırım ama uzun yıllanmış depresyonlarla çalışmayı çok sevmem açıkçası. Biraz daha dinamik, eylem noktasında olan insanlarla çalışmayı severim.

  • Terapist olarak deneyimlediğiniz en zorlu durumlardan örnek verir misiniz?

En zorlular en fazla direnç gösterenler aslında. Direncin alt sebebi de ikincil kazançlarının çok olması ve kurban psikolojisinde olanlar. Bunların bakış açısını değiştirebilmek, farkındalık kazandırmak zor oluyor.

  • Lisans/Yüksek lisans eğitimlerinize ek olarak hangi eğitimlere sertifika programlarına katıldınız?

Klasik eğitimler dışında biraz sıra dışı eğitimler aldım. Bilinç altı yönlendirmeli meditasyonlar tarzı eğitimler aldım, yurtdışında arketipler kişinin kendini tanımasıyla alakalı eğitim aldım, hastalıkların bilinçaltı sebepleriyle yurtiçi ve yurtdışında eğitim aldım. Bunların hepsi benim kendimi keşfetme yolumun bir parçasıydı. Danışanlarla çalışmak anlamında regresyon terapisi eğitimi aldım çok yoğun bir şekilde. Satir ekolünden eğitim aldım ve hala eğitimlere devam ediyorum. Hipnoz ve bilinçaltı konusunda baya çalışmalara katıldım.

  • Hiç sizden çok farklı geçmişe sahip bireylerle çalıştınız mı? Nasıl üstesinden geldiniz?

Tabii çalıştım, eğitimi çok düşük seviyede olan insanlar olabiliyor, daha öncesinde yaşı benden büyük erkeklerle çalışırken ne cevap vereceğimi bilemezdim. Deneyimle ve senin yaşının ilerlemesiyle şunu görüyorsun; görünenin arkasında duranı görmeye başlıyorsun. Neticesinde oda bir insan düşünceleri var, hayal kırıklıkları var, acıları var. Oda bunlardan oluşmuş bir kişi bir birey. Orada bunlar birer etiket aslında kişinin adını, unvanını, cinsiyetini ve yaşını geçtikten sonra deneyimin ne olduğu önemli değil deneyimin verdiği duygu önemli.  Bunu geçtikten sonra aradaki detayın ne olduğu çok önemli olmuyor.

  • Terapistin en güçlü özelliği nedir?

Kendini tanıması, kendi aktarımları ve karşıdakine kendini tanıdığı zaman ne verip veremeyeceğini bilmek. Kendini tanırsa karşıdakini de iyi tanıyıp iyi analiz edebilir.

  • Etkili terapistin özellikleri nedir?

Kendini tanıması ve farklı ekollerden farklı eğitimler alması ve kendi dağarcığını genişletmesi… Çünkü her insan biricik her insanda farklı teknikler ve taktikler uygulayabiliyorsun. İstikrarlı olması, disiplinli çalışan, sözünde duruyor olması ve etik olması çok önemli. Ağzı sıkı olmalı. Maalesef  bu durum böyle değil bizim ülkemizde, bu bir meziyet ve buna sahip olması lazım bir terapistin.

  • İletişimin terapideki yeri nedir?

İletişim bir terapi odasında olan iletişim var birde bence terapi odasının dışında olan iletişim var bence buda çok önemli özellikle. İlk haftalarda erişilebilir olmak mesela bir danışanımın babası vefat etti. Babasından da baya bir konuşmuştuk. Ben hemen telefon ettim ona, bir on dakika telefonda konuştuk. İnsani değerlerinde ve nezaketinde içinde olacağı bir iletişim olması lazım bence.

  • Terapi yapmanın getirdiği zorluklar nelerdir?

Buna iki açıdan bakabiliriz. Birinci olarak insanlık açısından senin açından, bütün gün dert dinliyorsun, yorucu bir iş maddi karşılığı çok az olan bir iş. Bugün mesela özel ders veren hocalar daha çok kazanıyor mesela. Çok fazla para kazanayım diye düşünülebilecek bir alan değil bence. Ancak kitap yazarsan falan farklı bir noktaya gelebilirsin. İş olarak insanı aşağı çekebilecek bir iş Türkiye’de, sigorta kapsamında değil. Son dakika iptal olan seanslardan paranı alamazsın. Sermayen senin saatindir.

  • Meslek yasasının olmaması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu çok vahim bir durum, çok geç kalınmış bir durum. Maalesef en birlik olması gereken meslek gruplarından bir tanesi. işin içine girdiğimde en birbiriyle bitişen meslek gruplarından bir tanesi olduğunu gördüm. herkes çok bireysel.

  • Bu bölümden mezun olan öğrencilere tavsiyeleriniz nelerdir?

Baştan soranlara girmeyin psikolojiye diyorum, çünkü bence şuan psikolojide bir psikoloji enflasyonu var ve meslek yasası yok ve maalesef kurumsal olarak çok desteklenmiyor. Dolayısıyla bence alan çok zor. Peki girdin ne yapacaksın? Bence farklı alanlarda farklı şeyler yapılabilir. Şuan iyi bir psikoterapist olabilmek için minimum 5 sene değil minimum 10 sene lazım, hayat deneyimi lazım o lazım bu lazım. Çok zor bir meslek. Ancak çok meşhur ve isim yaparsan ancak bütün randevuların dolu olur, oda senden çok götürür. Psikoloji alanında yapılabilecek çok farklı alanlar var bunları da değerlendirmek lazım. İlla ben terapist olacağım diyorsa yüksek lisans ve master şart imkan varsa yurtdışında yapmayı öneririm imkanı varsa bir kurumda tüm okul hayatı boyunca staj yaparak danışan görerek yapsın. Türkiye’de usta çırak ilişkisi bozulmuş durumda, bazı hocalar öğrencilerle bilgilerini çok paylaşmıyor bunu duyuyor ve görüyorum.

Klinik Psikolog Dr. Şeniz Ünal’ın Gözünden Endüstri 4.0 Dünyasına Bakış

Endüstri 4.0 dünyasını Klinik Psikolog ve Regresyon Terapisti Dr. Şeniz Ünal’ın gözünden dinleme şansı yakaladık. Sayın Ünal’a katkılarından dolayı teşekkür ediyoruz.

 

Bir psikolog olarak teknolojinin gelişiminin birey üzerinde ne gibi etkileri olduğunu gözlemlemektesiniz?

Buna iki açıdan bakabiliriz. Birincisi, teknolojinin gelişiminin etkisi nesiller arasındaki farklarda daha net görülüyor ve günümüzde büyük bir sıçrama var. Sosyal hayatta nasıl ilişkiler kurduğumuz da çokça etkileniyor. Örneğin, ben çalışırken benim işverenim mailleri açamıyordu, asistanı hepsini yazdırıp vermek durumunda kalıyordu. Şimdi böyle bir şey kabul edilemez.

İş yaşamı çok hızlandı ve hızlı kararlar almanız bekleniyor. Bu durum da tükenmişlik yaratıyor. Çocuk-ebeveyn ilişkilerine de ciddi etkileri var. Çocuklar hem aileden soyutlanıyorlar ve kendi içlerine kapanıyorlar hem de gerektiği yerde kontrol edemediğiniz bir dünyaya giriyorlar ve ne yaptıklarını bilemiyorsunuz. Bu sebeple, çocuklara küçük yaşta sorumluluk, özgüven, kendini koruma konularında ciddi eğitimler verilmesi gerekiyor. Geçenlerde okuduğum bir araştırmada, sosyal medyanın bireylerde depresyona yol açtığıyla ilgili akademik çalışmalar hızla arttığı belirtiliyordu. Sosyal medyada yapılan paylaşımlarda insanlar ciddi efor harcıyorlar, bunları gören kişiler de insanların hayatının hep böyle doğallıkla olduğunu düşünebiliyor. Sonrasında yetersizlik, özgüven eksikliği gibi ciddi problemler çıkıyor. Aynı zamanda bedenden utanma da (bodyshame) yurt dışında sık görülen etkiler.

Olumsuzluklardan bahsettim ama olumlu yönlerine de bakmak gerek. Biz uçuş korkusuyla ilgili yeni bir program başlattık, orada sanal terapileri de kullanıyoruz. Fobilerde terapi için en önemli yol maruz bırakma tekniği oluyor. Örneğin, örümcek korkusu olan bir kişiyle önce örümcek konuşursunuz, fotoğrafına baktırırsınız, karşı karşıya getirirsiniz… Amaç bir noktada örümceklerle karşılaştığında bayılmayacak hale getirmektir. Sanal gözlükler burada devreye giriyor. Başka bir örnek, geçtiğimiz günlerde asansör korkusu olan bir danışanla çalışıyordum ve bu binada asansör yok. Bunun için mekân değiştirmemiz gerekti. Başka binada asansör bulup deneyim yaşadı danışan.

Deneyimin üzerinde çalışmak ciddi ilerlemeler yaratıyor. Yükseklik korkusuyla ilgili terapide Boeing 737simülatörünü kullanıyoruz, dolayısıyla bu tarz araçlar bizim için çok yararlı oluyor. Önceden uzun uzun konuşuyorduk; ancak bilfiil uçana kadar bu sorunlarda ilerleme kaydedilmiyor. Sonuç olarak, her yeniliğin artıları ve eksileri var, asıl mesele bunu iyi dengelemek. Kişinin kendini tanıması çok önemli. Yeni nesil psikologlar sosyal medya araçlarını da çok verimli şekillerde kullanıyorlar.

Endüstri 4.0’la birlikte değişimin bireyin hayatının her alanına girdiğini görüyoruz. Sizce psikoloji alanı bu değişimden nasıl etkileniyor?

Psikoloji insanla uğraşıyor ve insan milyonlarca yıldır dünyada. İlk insandan yola çıkarsak son birkaç bin senede çok da değişmemişiz. Aynı negatif duygular, aynı hırs, çok benzer mücadeleler ve aynı evrensel değerler var; Mevlâna ve Yunus Emre’nin de zamanında dile getirdiği sevgi, kabul, şefkat gibi. Dolayısıyla, özünde aynı olan ancak dış dünyası hızlı bir şekilde değişen bir varlıktan bahsediyoruz, burada uyum sağlamak önemli oluyor.

Bedenimizin çok çabuk adapte olamadığını biliyoruz, özellikle son dönemde artan obezite sorunu da bununla ilgili. Son 50 yılda yiyeceklerde yaşanan değişime DNA’mız uyum sağlayamıyor, Dünya Sağlık Örgütü şu anda obeziteyi pandemik hastalık olarak nitelendirdi.

Binlerce yıl içinde ihtiyacımız olan uyku saati de değişmedi, günde 4 saatle hayatımızı idame ettiremiyoruz. Yakın zamanda katıldığım bir konferansta Daniel Siegel da buna değinmişti, gün boyunca zihnimiz sürekli yeni uyaranlara maruz kalıyor ve uykuda bunlar tasnifleniyor. 7-9 saat arası uykunun insan sağlığı ve çalışma ritmi için çok önemli olduğunu dile getirdi. Ancak şu anda insanlar 5-6 saatlik uykuyla yaşamak zorunda kalıyorlar, bu da hem fiziksel sağlığımızı hem de ruhsal sağlımızı kötü etkiliyor. Öncesinde dediğim gibi, işimize yarayan araçları alıp zarar verenleri öğrenmemiz lazım. Şu sıralarda dünyada mindfulness bu sebeple gelişiyor. Herkes çok hızlı bir trene binmişti, şu an dur ve yavaşla diyorlar.

Mindfulness denilen bilinçli farkındalık evvelden beri insan hayatında vardı ancak son yüz yıllık süreçte unutulmuştu, şimdi yeniden hatırlıyoruz. Descartes ile başlayan, insanın bedeni ile ruhunun ayrılması psikoloji alanı için de çok kritik öneme sahip. Batı psikolojisinden yola çıkarsak, o dönemde insan kilisenin malı. Descartes da tıp doktoru ve bedeni incelemek istiyor, kadavra üstünde çalışmak için kiliseden izin alması gerekiyor. Kilise de ruha dokunmayacağının sözünü isteyerek izin veriyor. Bu durum tarihe ruh ile bedenin ayrılması olarak geçiyor. Ondan sonra bedene bir makineymiş gibi yaklaşma eğilimi başlıyor. 20. yüzyılın başlarından itibaren bu durum yeniden ele alınıyor. Kuantum fiziğinin de gelişimiyle ispatlanabilir hale de geliyor. Sonuç olarak, yıllar içinde saptığımız yoldan doğru yola yeniden giriyoruz gibi düşünebiliriz.

Sanal gerçeklik terapileriyle teknolojiyi kullanarak terapi süreleri ciddi biçimde kısaltıyorsunuz. 15-20 seans sürebilecek bir terapiyi 5-6 seansa indirebiliyorsunuz.

Dijitalleşmeyle birlikte yeni iletişim alanları da oluştu. Siz online danışmanlık hizmetleri de vermektesiniz. Bu açıdan, iş yapış yöntemlerinde ne tarz değişiklikler oldu?

İnternet ve sosyal medya ile bilgi çok erişilebilir hale geldi. Eskiden ödev yaparken ansiklopedilere bakıp kütüphanelerde katalog araştırırken şimdi birkaç tuşla dünyanın her yerindeki kütüphanelere erişebilir hale geldik. Bu büyük bir nimet. Üretilen malzemeler tarafı çok hızlandı. Yine sosyal medya aracılığıyla genel ve çok derinliği olmayan kişisel gelişim mesajları da hızla yayılmaya başladı. Burada iyi ayrıştırma yapabilmek gerekli, kişilerin kimi takip edeceğine, mesajın içeriğine ve o mesajın neden verildiğine dikkat etmesi gerekli.

Bir başka nokta, büyük şehirlerdeki mesafeler ve trafik sebebiyle online terapiler çokça gündeme geldi. Online grup terapileri de özellikle yurt dışında çokça kullanılıyor. Bunun iyi ya da kötü olduğuna karar vermek kolay değil; çünkü kişiyle ilgili bir mesele. İçine kapanık kişilere online terapi daha iyi gelebilir; terapi odası onun için çok açık olabilir ve kendini ortaya serilmiş gibi hissedebilir. Benim böyle bir danışanım vardı, internet kopuyordu, video kalitesi kötüydü arada sadece sesle çalışıyorduk. Ancak sadece 10 seansta muazzam bir dönüşüm yaşadı; çünkü kendisi hazırdı ve istiyordu. Online kısımda kişinin hazır ve motivasyonu yüksek olması lazım. Türkiye’de daha emekleme döneminde. İşin etiği ve kuralları çok konulmadı.

Eskiden danışanlarda kurduğumuz ilişkide sıkı kurallar vardı. Sadece seanstan seansa görüşülür, onun dışında iletişime geçilmezdi. Bu durum da değişiyor, ben kendi pratiğimde de farklı kanalları kullanarak danışanlarımla iletişim halinde kalmaya dikkat ediyorum. Bu durum insanları birbirine yakınlaştırıyor. Broadcastingmesajla insanlara mesajınızı çok kolay iletebiliyorsunuz. Sanal gerçeklik terapileriyle teknolojiyi kullanarak terapi süreleri ciddi biçimde kısaltıyorsunuz. 15-20 seans sürebilecek bir terapiyi 5-6 seansa indirebiliyorsunuz.

Eğitim almak da kolaylaşıyor. Türkiye’de eğitim konusunda bir kısıtlılık var; ancak buna mecbur değilsiniz. Dünyadan birçok eğitimcinin derslerine erişebiliyorsunuz. Katma değerinin çok fazla olduğunu düşünüyorum yeter ki dengeyi kurabilelim.

https://magg4.com/klinik-psikolog-dr-seniz-unalin-gozunden-endustri-4-0-dunyasina-bakis/

Yere düşen kapaklar ve hayatın anlamı

“Şimdi ve burada” felsefesiyle çalışan terapistler, terapi odasında gerçekleşen her olayı anlamlandırırlar. Belki her detay önemli olmayabilir ancak bazen yere düşen bir kalem kapağı hayatın anlamını keşfettirebilir 😉

Danışanım sürekli herkese ne kadar yardım ettiğini, herkesin işine koştuğunu ancak insanlardan “hak ettiği” takdiri görmediğini anlatıyordu. İçinden büyük öfke ve üzüntü çıkıyordu. Ona “istenmeden sunulan, adeta empoze edilen yardımın” bilakis negatif etkisi olduğunu, ilişkileri olumsuz yönde zedeleyebileceğini fark ettirecek sorular soruyordum ancak bir türlü konu netleşmiyordu.

Başka bir meslektaşımdan esinlenerek koltuğumun yanına yerleştirdiğim küçük bir beyaz tahtam vardır. Konuşmaların ana fikirlerini renkli kalemlerle yazarım, bazen şekiller çizerim. Konuşulan konular görsel olarak da danışanımda kayıt olsun diye…

Bu danışanımla da not almak için siyah tahta kalemini çıkarttım, kapağını açtım, biraz sertçe çekmişim, kapak elimden fırladı, benim koltuğumun yanına yere düştü. O anda danışanım birden fırladı, yerden kapağı aldı ve bana verdi… Bingo!!

Ben “tesadüfe” içimden teşekkür ettim ve birden danışanıma sordum:

  • Neden kapağı yerden aldınız?
  • (soruma şaşıran danışanım) Eee bilmem, düşünce aldım işte…
  • Doğru aldınız, ancak neden? Benim kapağım, ben düşürdüm, siz neden aldınız?
  • (iyice afalladı danışanım) Kötü mü yaptım? Yardım olsun diye…
  • Ben sizden yardım istemedim ki.. Ayrıca kapağımı da kendim almak isterdim belki?

Bu noktada danışanım iyice şaşırdı… Son derece iyi niyetle, otomatik yaptığı bir eylemin sorgulanmasına başta anlam veremedi… Konuşmaya devam ettik…

  • Siz bana yardımcı olmak istediniz ama ben kendimi kötü hissettim.
  • Neden ki? Sadece kaleminizin kapağını aldım.
  • Haklısınız ancak ben kendimi aciz hissettim. Sizden faydalanmış hissettim. Kapağı düşürdüğüm için de “hatalı” hissettim. Bunlar ben de öfke de hissettirdi, hem kendime hem de size… İçimden değil size teşekkür etmek, bilakis size söylenmek geçiyor!

Danışanım için çok farklı bir yorumdu ancak hemen olayı kavradı. Son derece iyi niyetle yaptığı bir hareketin karşı tarafta neler hissettirebileceğini gördü. Konuşma esnasında pekiştirmek için, yere birkaç kalem kapağı daha attım, elini uzattı ve çekti. Konuşma boyunca kapaklar yerde kaldı. “İçim gidiyor kapakları toplamak” için dedi danışanım. Bu farkındalık da onun yardım güdüsünün ne kadar içselleşmiş olduğunu ortaya koydu. Hatta kendini zaman zaman PASPAS gibi hissediyordu.

Bir adım daha ileri gitmek için “yardım güdüsünün gizli ajandasını” keşfetmeye devam ettik.

Aradaki kişisel paylaşımları atlıyorum… 10 dakika sonra danışanım gözlerinden yaşlar inerken “şimdiye kadar benim için hayatın anlamı AYAKTA KALMAK’mış” dedi….

Bu farkındalıktan sonra çalışma yönümüzü “hayat MUTLU OLMAK’tır” olarak güncelledik…

Yere düşen bir kapak sayesinde 1 seansda, 10 seanslık çalışma yaptık…

Bir Market Kavgası Analizi

Kadın evliliğinde eşinin kendisine yeteri kadar ilgi, dikkat göstermediğinden yakınır. Zaman zaman öfke patlamaları da olur. Eşinin ilgi gösterdiği bazı anlarda da durum farklı yönlere gider. Aşağıdaki buna bir örnek…

Pazar günü, akşamüzeri kadın markete gitmeye karar verir. Erkek “Bende geleyim mi?” der (biraz yarım ağız). Kadın “İyi olur” der. Markete vardıklarında ilk olay market arabası alırken olur. Kadın adama 1 lira verir. Adam yanlış deliğe sokmaya çalışır (adam bu arada şirket patronu, mühendis). Kadın “Ne zekisin! Nereye sokuyorsun?” diye söylenir. Alışveriş boyunca kadın, adamın arabayı sürüşünden, torba seçimine kadar laf eder, beceriksizliğine sinirlenir. Adam ağzını bile açmaz. Eve dönerken kadın pişman olmuştur. Evde özürler diler, hatta “Bana tokat atsan yeridir” der. Adam yapmaz. Sadece kendi koltuğuna çekilir. Kadın suçluluk duygusu ve pişmanlıkla kıvranır, başı tutar, acı çeker…

Görünüşte kadın haksız, adam haklı hatta adama acınabilir bile.

ANCAK, bu olaya ‘oyunun yönetmen koltuğundan’ bakarsak;

Adam aslında markete gitmek istemez ancak söylese kavga çıkacak ve kendisi ‘haksız’, ‘ilgisiz’, ‘bencil’ koca olacak. Bunun yerine, artık karısını da iyi tanıdığı için (bilinçli ve/veya bilinç dışı) farklı bir yola girer. Evet der. Geçmiş deneyiminden, mükemmelliyetçi karısının bir ‘huysuzluk’ yapacağını bilir. Belki adeta kadını sinirlendirecek şartları da körükler. Kadın sinirlenir, öfkelenir, kavga çıkar. Ancak kavga kadın sebebiyle çıkmış görünür. Adam artı da, kadın eksidedir. Adam ‘haklı’, ‘mağdur’ sıfatlarıyla olaydan sıyrılır ve bir daha markete gitmesine gerek kalmaz. J  Kadın ise negatif duygularla kıvranır, terapiye gider…

Her olaya ‘yönetmen koltuğundan’ farklı açılarla bakmak gerekir.

Ne yapmak gerekir? Doğru olan nedir?

Ruhsal Deprem Çantamız

Ruhsal/duygusal depremler kaçınılmazdır, yaşam yolculuğumuzun olmazsa olmazlarıdır. Kişisel tekamülümüz depremlerle gerçekleşir. Mutlu, mesut, keyifli anlarda kimse ‘dönüşüme’ kafa yormaz. Aksine ‘statu quo’ yu korumak için yoğun çaba sarf eder. Ancak depremler kaçınılmazdır, büyümek, gelişmek, olgunlaşmak onlar sayesinde olur.

Tüm kişisel gelişim çalışmaları, psikoterapiler, bu depremlerin hasarını en aza indirerek, onlardan en fazla ders alarak hayata tekrar mutlu, mesut, keyifli devam ettirmeyi hedeflerler. Taa ki bir sonraki depreme kadar 😉 Kişisel depremlerimizi en az hasar, en fazla fayda/dönüşüm ile savuşturmak için “ruhsal deprem çantamız”ı oluşturmamız çok önemlidir. Bunu da depremden önce, rahat zamanlarımızda hazırlamamız gerekir ki deprem olduğunda paniğe kapılmadan harekete geçelim.

 

‘Kişisel Ruhsal Deprem Çantanız’da neler olabilir?

  • Mümkün olduğunca yansız, objektif dinleyip yorum yapacak arkadaşlar, dostlar, aile fertleri… Tercihen birkaç kişi ancak çok fazla değil. (İpucu: Siz birini şikayet ederken size ‘gaz’ veriyorsa kesinlikle yanlış kişidir. O sizin dediklerinizi mutlak doğru almamalı, 3. kişi için açık kapı bırakmalıdır. Onun odağı sizin ‘duygunuz’ ve ‘algınız’ olmalı, sizi ‘an’da farkındalığa’ davet edecek şekilde davranmalı, konuşabilmelidir.)
  • Hızlı rahatlatan, farkındalığınızı ‘an’a getiren nefes teknikleri
  • Keyiflendiren, neşelendiren müzik. Müziğin frekansı, % 60’ı-70’i su olan bedenimizde hızlı yol alır, kişisel frekansınızı değiştirir.
  • Besleyici yiyecekler, içecekler (duygusal yeme tuzağına düşmeden). Bilinçle yenen bir parça çikolata, kalorisinin çok ötesinde fayda sağlayabilir.
  • Başucu ‘cevap’ kitapları. ‘Şimdinin Gücü’, ‘Dört Anlaşma’ gibi kişisel gelişim kitaplarının yanı sıra, sevdiğiniz herhangi bir kitap olabilir.
  • Güldürecek, eğlendirecek, ilham verecek veya hatta tatlı tatlı ağlatacak bir film (sürpriz ile karşılaşmamak için önceden seyrettiğiniz bir film olsun!)
  • Kısa süreli tatil (Şehir içi bile olabilir)
  • Bitkisel çaylar (Melisa, papatya, sarı kantaron)
  • Eğer gerekirse bir süre düzenli kullanılacak bitkisel destekler (Her deprem döneminde tam kan tahlili yaptırmak da faydalıdır. Herhangi bir element eksikliği veya fazlalığı da ruh durumunuzu etkiler.)
  • Size keyif veren bir aktivite, hobi (Çocuklar hamur oynar da büyükler oynayamaz mı? Un+su mıncıklayabilirsiniz, yemek zorunda değilsiniz 🙂
  • Profesyonel destek psikolog, psikiyatrist
  • Ağır bir deprem ise veya etkileri birkaç aydan fazla sürüyorsa, psikiyatristin kontrolünde medikal destek

Bu liste en çok kullanılanlardan oluşmuştur. Kişisel tercihlere göre değişir, şekillenir.

Kilit konu, bu listenin ‘DEPREMDEN ÖNCE’ yapılması, hazırlanmasıdır.

Unutmayın! Deprem zamanı elinizin altında ne varsa sadece ona uzanabilirsiniz…

Ruhsal Depremler

17 Ağustos depreminin üzerinden seneler geçti. Her yaşanan felaket gibi, bizi sarstı, travmamız oldu, hayatımızın ilgi odağı oldu. 7’den 70’e herkes deprem uzmanı oldu. Ancak bir süre sonra, devam eden hayatın gereklilikleri ağır basmaya başladı ve bu konu gündemimizden düştü. (Bu felakette kişisel travma yaşayanları ayrı tutuyorum.)

Deprem sonrası her evde bir ‘deprem çantası’ vardı. İçinde fener, düdük, su, konserve, yedek pil, vs.  olurdu. Önceleri herkese bir çanta hazırlanırdı, herkesin yatağının yanında dururdu. Hatta uyanıkken yanında taşıyanlar vardı. Zamanla bu ‘deprem çantası’ da unutuldu. Önce dolapların içine, sonra da belleğimizin taa gerilerine yerleşti. Yaşı otuzun üzerinde olanlar konuyu biliyor ancak gençlerin deprem çantasından haberleri dahi yok.

Danışanlarımla başka şekillerde çalıştığım ‘ruhsal/duygusal destek mekanizmalarınızı keşfedin’ teması, deprem/deprem çantası benzetmesiyle tam uyuşuyor.

Hepimiz, hayatımız süresince az/orta/yoğun şiddetli ruhsal/duygusal/fiziksel depremler yaşıyoruz. Bedenimiz hastalanıyor, ilişkilerimizde ani ‘goller’ yiyoruz, iş hayatımızda anlaşmalar suya düşüyor, iflas ediyoruz, ekonomik dengeler bizi ters köşeye itiyor; en yakınımızdan kazık yiyoruz veya birden hayatımızın ‘boş geçtiğini’ hissedebiliyoruz, bunalıma giriyoruz…Yetişkinlerin dünyasında ‘dram’lar, ‘trajedi’ler bitmez.

Çocukların dünyasında da durum farklı değildir. En sevdiği oyuncak kırılabilir, en yakın arkadaşı başkasıyla top oynar, gezmeye gideceği ebeveyninin iş uzar program iptal olabilir. Bunlar da çocukların depremleridir.

Peki bu depremlere karşı önlem alabilir miyiz? Yer kabuğu depremlerinden etkilenmemek için hayatlarımızı sağlam topraklara kurarız, yıkılmayacak evler inşa ederiz. Tabi önce konuyu çalışıp, derslerimizi öğrenerek.

Niyet koyarız, çaba sarf ederiz, malzemeden çalmadan, doğa ile uyumlu binalar inşa ederiz. Depremi önceden haber veren alarm sistemleri de kurabiliriz. Düzenli izleme yaparız.

Deprem oldu! Sonra? Evimiz sağlamsa rahatız, minimum hasarla atlatırız, hatta başkalarına destek bile verebiliriz. Eğer depreme kötü yakalanırsak, bu sefer de ’deprem çantamız’ devreye girer. Yıkıntılarda kalmışsak, birileri bizi kurtarana kadar hayatta kalmak için donanımımız vardır.

Tüm deprem öncesi ve sonrası hazırlıklara rağmen ölüm bizi bulursa, işte bu kader olur…

Çok kişisel olan ‘ruhsal/duygusal deprem çantamız’ içinde neler olmalıdır?

Kişisel depremlerimizin öncesi ve sonrasında neler yapabiliriz?

(Ruhsal Deprem Çantamız yazısıyla devam edebilirsiniz…)

Küçük ruhun hikayesi – Bağışlayabilmek

(Hayatımızdaki insanları anlamlandırmak hakkında…)

Günün birinde küçük Ruh heyecan içinde Tanrı’ya gider ve ona “Ben kim olduğumu biliyorum” der.
Tanrı; “Peki sen kimsin?” der.

Küçük Ruh “Ben ışığım” der. Ve Tanrı “Doğru sen IŞIKSIN!” der.

Küçük Ruh bir an düşünür ve “Ama ben ışık OLMAK istiyorum” der.” Işık olduğumu biliyorum ama ışık olmayı kendim deneyimlemek istiyorum. Kendi deneyimlerimle bilmek istiyorum.” der.

Tanrı” Oh anladım, sen halihazırda olduğun şeyi deneyimlemek istiyorsun.” der.

Küçük Ruh “Evet istediğim budur, Kendimi ışık deneyimlemek istiyorum-sadece bilmek yetmiyor. Işık olmayı yaşamak istiyorum.”

“Bunu anlayabiliyorum.” der Tanrı, “Ancak bu zor bir iş. Çünkü yarattığım ışıktan başka bir şey yok ortada, ve senin ışığın güneşin içindeki bir mum gibi, sen orada milyarlarca ve milyarlarca başka mumların arasındasın ve hepiniz birlikte güneşi oluşturuyorsunuz. Bu mumlardan bir tanesi dahi olmazsa güneş de olmaz. Işıkların arasında ışığını fark etmek istiyorsan bu oldukça karışık bir bilmece.”

“İyi ama sen Tanrı ‘sın, bir çözüm bulursun” der küçük Ruh.

“Düşündüm ve buldum” der Tanrı bir sure sonra. “Kendini ışıkların içinde bir ışık olarak fark etmen imkansız olduğuna göre, seni olmadığın bir şeyle kuşatacağız ve bunun adını karanlık koyacağız. Seni senin tam zıddın olan bir şeyle sararak ne kadar parlak bir ışık olduğunu deneyimlemeni sağlayacağız.”

Küçük Ruh “Tamam ben karanlığı getirmeye razıyım, böylece ışık olabileceğim.” der.

Tanrı “Bunu senin için istedim. Seni karanlıkla kuşatacağım ama kendini kuşatılmış bulduğun an yumruğunu kaldırıp göklere küfretme, sadece karanlığı aydınlatan bir ışık ol ki dokunduğun yaşamların hepsi de senin ne olduğunu bilebilsinler. İnsanların önünde parlamalısın ki onlar da kendi ışıklarının yansımalarını görebilsinler.” der.

“Bunu sahip olduğun ilahi özelliklerinden herhangi biri ile yapabilirsin. Şimdi yaşam formu içinde iken ‘Ruh Amacı’ olarak seçtiğin ve yaşamlar boyunca seçmeye devam edeceğin özelliklerimden birini dikkatlice seç. iyi ve akıllı bir seçim yap.”
Küçük Ruh büyük bir heyecanla “Yani önümdeki yaşam için Mutluluk, Neşe, Akıl, Barış, sevgi yada başka birşey olabilir miyim?” diye sorar.

“Haklısın” der Tanrı.

“Seçtim” diye bağırır küçük ruh, “Bağışlamayı Deneyimlemek istiyorum.”

Tanrı “Evet bu senin için büyük bir gün, Bağışlama olmayı seçtin ve olacaksın. Yalnız bir sorun var, ortada bağışlanacak kimse yok.”

“Hiç kimse yok mu?” der küçük Ruh.

“Etrafına bir bak. Senden daha az mükemmel, daha az parlak kimse görüyor musun? “Küçük Ruh döner ve evrenin dört bir yanından olan biteni seyretmeye gelen diğer ruhlara bakar. Tek görebildiği hepsinin de en az kendi kadar mükemmel, parlak ve büyük olduğudur.

“O zaman ben kimi bağışlayacağım? Benden daha az mükemmel bir varlık yoksa ortada ben mükemmelliği nasıl deneyimleyeceğim? diye sorar.

Tam o sırada bir Ruh kalabalığın önüne çıkar dostça. “Üzülme beni bağışlayabilirsin. “der.
Küçük Ruh “Sen kimsin” der.

Dost Ruh “Ben kalabalığın içinden herhangi biriyim, sadece bir adım öne çıkmayı seçtim. Sana önündeki yaşam sureci içinde bağışlanacak birisini temin edeceğim, sana öyle birşey yapacağım ki sen de bağışlamayı deneyimleyeceksin.”

“Ne, ne yapacaksın? Nasıl yapacaksın? diye sorar küçük Ruh heyecan içinde.

“Neden bunu yapacaksın? Sen de en az benim olduğum gibi tam bir güzelliksin, ışığın parlak kişiliğinin simgesi olarak parıldarken neden böyle birşey yapasın ki? Titreşimlerinin hızı sana öyle bir parlaklık kazandırıyor ki gözlerimi kamaştırıyorsun. Bu titreşim düzeyini yavaşlatmak istemeni anlayamıyorum. Böyle korkunç birşeyi yaparak kendini niye ağırlaştırasın ki?

“Çünkü” der dost Ruh “Bunu yapacağım, çünkü seni seviyorum. Öyle şaşırmış bakma bana…Hatırlamıyor musun sen de benim için aynısını yapmıştın. Bu kadar çabuk mu unuttun? Hatırlasana seninle herşey olduk. Yukarısına da çıktık, aşağısına da indik, soluna sağına, öncesine sonrasına gittik. Herşeyin iyi ve kötü yanları olduk. Her ikimiz de bir diğerimiz için bir diğer yanı oluşturduk. Mutlaka hatırlarsın sen benim katilim, ben de senin katilin olmadık mı? Evet bir noktada haklısın. Titreşimimi senin tanımladığın şekilde düşürmek hiç de kolay olmayacak, ama olsun, ben de senden bir başka yaşam sureci için benzer birsey isterim….yeter ki sen bağışlama olabil.

“Ne istersen yaparım” der küçük Ruh “Kendimin ne olduğunu deneyimlemek için ne gerekirse yaparım. Söyle karşılığında ne istiyorsun.

Dost Ruh şöyle der “Sana vursam da, yüzüne tükürsem de, sana olabilecek en büyük kötülüğü yapsam da, aynı anda gerçekten KİM olduğumu anımsa. Eğer beni şimdi olduğu gibi unutursan, bende kendimi hatırlayamam. Daha da kötüsü sende kim olduğunu unutursan bize bunu hatırlatacak bir üçüncüye ihtiyaç duyarız…..

 

Neale Donald Walsh

(Tanrıyla Sohbet’in yazarı)

Bile isteye hayatını sonlandırma??

Son günlerde duyduğumuz medyatik kişilerin intihar haberleri herkesi çok şaşırtıyor 🙁

“Her şeyi, parası, ünü, bir sürü arkadaşı, seveni olan hayatta önemli işler yapmış birisi neden kendi hayatına son verir?”

Halbuki intiharın çoğu zaman DIŞSAL birikimlerle alakası yoktur. Depresyon veya başka ruhsal hastalığın sonucudur… 😞ABD’de tüm ölümlerinde % 2’si intihar yoluyla gerçekleşir. Çoğu 69 yaş üstü erkeklerdir. Ancak son senelerde 15-24 yaş grubunda da bu oran artmaktadır.

Türkiye’de TÜİK verilerine göre 2014-2017 yılları arasında toplam 9500 intihar vakası görülürken bu sayının 7 bini erkektir ve en fazla 20-24 yaş grubundadır. Kadınlarda ise intihar en fazla 15-19 yaş grubunda görülmüştür! (ciddi araştırılması gereken acı bir konu!)

İntihar belirtileri ne olabilir?
• İşe, okula veya sosyalleşmeye ilgisini kaybetme
• Sevdiği değer verdiği eşyaları dağıtmak
• Arkadaşlardan/aileden uzaklaşmak
• Yeme ve uyku bozukluğu
• Daha önce intihar girişiminde bulunmak
• Ağlama krizleri
• Gereksiz riskler almak
• Ölüm ve ölmek konusuyla ilgilenmek
• Fiziksel görünüşüne ilgisini kaybetmek
• Yakın zamanda ciddi kayıp yaşamak, ağır travma geçirmek

Ülkemizde eskiden Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bünyesinde ALO182 Umut Işığı Hattı vardı ve aktif olduğu 12 sene boyunca 24 bin vakanın intiharına müdahale edilmişti. Ancak 2007 senesinde ekonomik gerekçelerle kapandı 🙁

Eğer hayatınızı sonlandırmakla ilgili düşüncelere sahipseniz, vakit geçirmeden bir ruh sağlığı uzmanına başvurunuz. Eğer bir yakınınızdan şüpheleniyorsanız, konuşmaktan çekinmeyin. Zamanında konuşulmayan konular için sonradan büyük üzüntü yaşayabilirsiniz.

İyilikler, sevgiler, umutlar dolu günleriniz olsun.

Yanlış Anlaşılmak…

  1. kişi şok olmuş, 2. kişiye derdini anlatmaya çalışıyor…

“Ben sana pis kafa demedim, genel olarak akıl net, berrak olmalı bu karar konusunda demek istedim… Beni yanlış anladın!”

2. kişi ise doğru anladığından emin, basıp gider… 1.’ye karşı tavır takınır, selamı keser…

  1. kişi, ona gidip anlatır, uzun mesaj atar, ama nafile! 2. Kişi nuh der peygamber demez!

 

  1. Kişiyi yanlış anlaşılmak çok üzer, HAK etmemiştir bu durumu! Ona kendini anlatmak için çareler arar, evine hediye götürmek dahil! Ancak istediği sonucu elde edemez, yanlış anlaşılmayı düzeltemez…

 

Bu durumun devamında neler olabilir? 1. Kişinin ne yapması, nasıl davranması gerekir?

Bu “oyunun” içindeyken insan senaryoya kendini kaptırır. Diğer oyuncular da devreye girebilir (arkadaşlar, aile fertleri, vs) Ona son derece haklı olduğunu, 2. kişinin çocukluk yaptığını, onun da tavır koyması gerektiğini, hatta karşı hamle yapmasını dahi salık verebilirler (başkalarına bu abuk davranışı anlatmak gibi). 1. Kişi de “kurban” rolü oynar, o da diğerine ters davranmaya başlar, selamı keser, öfkelenir, sosyal medya hesaplarından çıkartır, başkalarına mağduriyetini anlatır, vs vs… Sonuçta o kişi hayatından tamamen çıkarken, kendisinde de bir yara kalır… “HAKSIZLIĞA UĞRAMA” temasına, patternine bir yenisi daha eklenmiştir…

Peki “oyunun dışında” olan birisi bu durumda ne yapar?

Öncelikle onu oyunun dışına çekecek insanları bulur ve onlarla konuşur, derdini onlara açar (bu konuda deneyimli kişiler, arkadaşlar veya terapist olabilir). Onlardan destek alır.

Ona bu olayda KENDİ sorumluluğunu hatırlatacak verilerin peşinde koşar… Karşısındakinin DUYGUSUNA, ALGISINA asla müdahale edemeyeceğini hatırlar. Ne kadar, ne süreyle kendini anlatması gerektiğini, kendi sınırını içsel olarak bilir ve o noktaya geldiğinde sınırını nötr bir şekilde çizer… Karşısındakinin ona ayna olmasını hatırlayarak bazı içsel çıkarımlarda bulunabilir…

Bu vakada 1.kişinin çıkarımları şöyleydi:

  • Herkese kendini sevdirme/onaylatma ihtiyacı
  • Kendini sevdirme yolunda karşısındakini ikna edene kadar uğraşma yani manipülasyon
  • Karşısındakinin duygusuna “kabul verememe” (onun da negatif duyguları olabileceğini kabullenememe)
  • Ona ters davranan birisine nötr kalamama

Benzer bir durum yaşadıysanız sizin çıkarımlarınız neler olabilir? 😉

 

Sosyal Medya Hesaplarımız

Sosyal medyada bana aşağıda yer alan hesaplar üzerinden ulaşabilirsiniz:

Facebook:  @drsenizunal 

https://www.facebook.com/drsenizunal/

@MindfulEatingTurkey

https://www.facebook.com/MindfulEatingTurkey/

Instagram: @dr.senizunal

https://www.instagram.com/dr.senizunal/

 @keyifleucuyorum 

https://www.instagram.com/keyifleucuyorum/

 @mindful.eating.turkey 

https://www.instagram.com/mindful.eating.turkey/

Youtube:      Dr. Şeniz Ünal                                  

https://www.youtube.com/channel/UCtD7dBBFSwae-b6F7u-aSZQ?view_as=subscriber