Obezite Ameliyatı Olmak mı Olmamak mı?

Obezite (bariatrik) ameliyatlar her geçen gün daha fazla konuşulur hale geliyor. Bu konuda doktora tezi yapmış birisi olarak bariatrik ameliyatlar hakkında aşağıdaki konulara dikkat çekmek istiyorum. Kısa bir özet ve hatırlatma:
  • Kişi morbid obezite sınırını aşmış ise konvansiyonel yöntemlerle (diyet ve spor) kilo verebilmesi ve verdiği kiloyu koruyabilmesi çok zor (başarı yüzdesi %5 civarlarında). Bunun sebebi ise kesinlikle “iradesizlik”, “başarısızlık değil”. Pek çok faktör var, kilo alımını tetikleyen…. Mesela “set point” teoremi var, kişinin maksimum kilosu beden hafızasına işleniyor ve beden ne pahasına olursa olsun o kiloda kalmak istiyor (100 kg olmuşsa, 60’a inse bile tekrar 100’e çıkmak istiyor). Sebebi kalıtımsal… DNA’larımızda hala “ne kadar kilolu olursa o kadar hayatta kalma şansın fazladır” kodu var (avcı toplumlardan kalma)
  • Morbid obez olmuş birisinin kilo verme ve verdiği kilosunu koruyabilme yüzdesi yaklaşık %50’dir. Kilo geri alımları, uzun vadede %40-50 civarındadır.
  • Ameliyatlarda mortalite riski %0.1 civarındadır, oldukça düşüktür.
Bu verilere bakarak halen morbid obezite (beden kitle indeksi 40’ın üzerinde) olan birisi için en etkili tedavi şeklinin bariatrik ameliyat olduğu medikal camiada kabul edilmiştir.
 ..
Ancak, ameliyat öncesi iyi, bilinçli hazırlık yapılmaz ise ve ameliyatın ardından “balayı” döneminde (ilk 12-18 aylar) gerekli duygusal ve davranışsal değişimler yapılmaz ise kilo geri alımı %40-50 civarında görülür. Ve malesef bu kilo geri alımı, ameliyatı “son çare, umut” olarak gören hasta için çok büyük bir yıkım olabilir ve ağır depresyona girebilir. Yapılan araştırmalarda, ameliyat olanların intihar riski, olmayanlara göre 9 kat fazla çıkmıştır.
 ..
Ameliyatlar ilk başladığında, ABD’de ameliyat öncesi 3-6 ay aralığında hazırlık dönemi şart koşuluyordu, pahalı ve sigorta ödediği için hastalar da buna uyuyordu. Ancak ameliyatların ucuzlaması (amerikalılar da Meksika’ya gidip 5 bin dolara, 5 yıldızlı hizmet alarak ameliyatlarını olabiliyorlar artık) ön hazırlığı gereksiz kıldı. Hastalar konuya kendilerine tam vakıf olmadan, SİHİRLİ DEĞNEK umuduyla hemen girişiyorlar bu işe ve sonuçlar üzücü olabiliyor.
 ..
Malesef ülkemizde de durum bu açıdan pek iç açıcı değil. Ameliyat teknikleri, cerrahlar çok çok iyi, çok başarılılar. Ancak multidisipliner yaklaşımları gereksiz görüyorlar. Sadece diyetisyen desteği, bazen, kısa süreli veriliyor. Halbuki hastaların esas ameliyata karar sürecinde ve 6-12 ay sonrasından itibaren özellikle psikolojik desteğe ihtiyacı oluyor. Aklınıza gelmeyecek o kadar çok konu çıkıyor ki…. Mesela yiyecekle bastırdığı duygusal sıkıntılar ayaklanıyor, sosyal ortamlarda kendini rahatsız “uzaylı” hissedebiliyor, en yakınlarından tepki, eleştiri duyabiliyor… Pek çok konuya hazırlıksız yakalanıyorlar… Sonra da üye sayıları 20 bini bulan facebook gruplarında, hiç tanımadıkları, bilgi düzeyini bilmedikleri kişilere başvurup onlardan medet umuyorlar…
 ..
Etik çalışan cerrahları tenzi ederek söylüyorum, bazı doktorlar da ameliyat olan eski hastalarını “koordinatör” adı altında işe alıyorlar ve bu kişiler  facebook gruplarında “hasta” avlıyorlar (birebir bu işi yapan birisinden duydum). Hastalar gerekli bilgilerle donanmadan, tüm tetkikler yapılmadan (dahiliye, kardioloji, endokronoloji, psikoloji, vs) kendilerini ameliyat masasında buluveriyorlar…. İlk 6-12 ay güzel, sonrası ???
 ..
Hayatımızın her alanında dersimizi çalışarak, hazırlık yaparak bir işe girelim 😉
 ..
Şimdiden tüm hastalara geçmiş olsun diyorum.

Su Böreği “gerçekten” nedir?

Karnımız aç olduğunda kim fırından yeni çıkmış, altın sarısı kızarmış, mis gibi tereyağı kokan su böreğine veya hafif nemli yoğun bir kakaolu keke hayır diyebilir? Veya soslu, tereyağlı, kıtır pideli iskendere veya kurufasulye pilava?
 ..
O anda biz, biz olmaktan çıkarız, adeta içimizde başka biri kumandanımizi ele alır ve yiyeceğe gömülürüz 🙂 Karnımız aç  değilse bile tanıdık, bildik, bizi mutlu, güvende hissettiren yiyecekler önümüze konulduğunda çok zor hayır deriz, en azından birkaç lokma atarız ağzımıza… O anda herşey silinir, sadece yiyeceğe, aldığımız zevke odaklaniriz.
 ..
Farkındalıklı yeme (mindful eating) yiyeceklere başka bir açıdan, perspektiften bakabilmektir…  Adeta gözünüzün önündeki perdenin kalkmasıdır. Kendinizi dışardan seyretmektir… O an sadece önce aç olma deneyiminize sonra bedeninizin ihtiyacını sorgulamaya ve ona (bedeninize) “en iyi gelecek” yiyeceği, besini bulmaya odaklanmaktır.
 ..
Birden önünüzdeki dumanı tüten, mis kokulu, yumuşak su böreği başka bir şeye dönüşür… Onu farklı görürsünüz… Kimi önce duygusunu, hatırasını, özlemini görür sonra içindeki besinleri, kimi tam tersini… Besin olarak baktığımızda, çoğu faydalı besinlerinden arınmış, kan şekerinizi hızlıca yükseltip kısa süre sonra düşürerek tekrar acıkmanıza yol açacak GDO’lu buğday unu kullanılmış bir yiyecek görürüz. Duygu, hatıra olarak baktığımızda ise belki büyükannemizi görürüz, bizi sorgusuz sualsiz kabullenen, maydanozu sevmediğinizi bildiği için böreğin bir köşesine sade peynir koyan, yerini de kibrit çöpüyle işaretleyen, kimsenin o parçayı yememesi için atmaca gibi tepsiyi kollayan buyukannemizi… Simdiki hayatımızda arayıp bulamadığımız özeni, şefkati gösteren buyukannemizi ararız o su böreğinde…
 ..
Farkındalıklı yeme, o anda karar vermektir… Bedenim için çok da besleyici olmayan su böreğini yiyecek miyim? Evet ise ne kadar? Asla yememek değildir, sadece bilerek, hissederek, duygumuzu doyurarak ancak bedenimize zarar vermeden yemektir. Besin olarak görürsek belki bedenimize daha uygun başka bir seçeneğe gideriz, duygu olarak görürsek de, büyükannemizi, onun sevgisini, şefkatini hatırlamak, hayatımızda ona sahip olduğumuz için şükretmek için bir-iki lokma belki yeterli olabilir? Sonuçta bize o kadar özen gösteren bir kişi yanılmış olmamalı, gerçekten özene, itinaya, şefkate layığız… En başta da bunu kendimize biz vermeliyiz…

Kahvaltı Terapisi

Aç olan miden mi, ruhun mu?

KAHVALTI TERAPİSİ

Duygusal yeme / yememe hakkında deneyimsel, terapötik bir grup çalışması

Duygularımızı yemekle bastırma, hayatımızı yemekle anlamlandırma az veya çok hepimizin gerçeği. Etkisi az ise sorun olmayabilir, bedenimiz zarar görmeden hayatımızı devam ettirebiliriz. Ancak ya fazlaysa? Kilo fazlalığı hayat kalitemizi düşürecek seviyeye gelmişse veya kilo azlığı parmağımızı kıpırdatmaya engelse?

Çeşitli beslenme metodları uyguladınız, farklı sporları denediniz, hatta ameliyat oldunuz ancak üzüntü, öfke, stres veya can sıkıntısı hallerinde yemek yemeniz, sağlıklı bedene kavuşmanıza engel oluyorsa bu çalışmaya katılmanızı öneririz.
Yemek esnasında meditasyon çok eski zamanlardan beri budistlerin rahip eğitiminde uyguladığı bir yöntem. Günümüzde “mindful yeme” (farkındalıklı yeme) çalışmaları da çok arttı – tek bir üzüm tanesini bir saatte yedirmek gibi. Ancak normal bir öğün esnasında yapılan farkındalık çalışması size tahmin etmeyeceğiniz kapılar açabilir….

Bu çalışmaya aç karnına gelmeniz gerekmektedir. Açık büfe kahvaltı programa dahildir. Danışmanın konuşması ve katılımcı paylaşımları dışında çalışma sessizlik içinde gerçekleşir. Çalışma mekanının kapısından girdiğiniz andan itibaren tam sessizlik içinde olmanız tavsiye edilir. Atölye boyunca cep telefonlarının da çantanın içinde kalması gerekmektedir. Not almak veya içgörülerinizi yazmak için defter ve kalem getirilmesi tavsiye olunur. Format gereği, geç katılım mümkün değildir.

Önceki programa katılanların görüşlerinden örnekler:

Gelmeden önce “Ne yaşayacağım?” konusunda çok endişeliydim. Hatta son anda böyle bir terapiye ihtiyacım yok benim diye vazgeçmeyi düşündüm. Geldiğim andan itibaren tamamıyla buradaydım. Ve tam da olmam gereken yerde olduğumu fark ettim. Soru sormaya başlamıştım ve cevaplarını aldığımı fark ettim. İnsan, beslenme, sindirim henüz tıp için bir bilinmeyen… ama şu anda yapmam gereken: “ Kendime güvenmeli ve zaman ayırmalıyım” Belki aralıklı 2-3 seans olarak devam etmesi daha faydalı olur. Sorularım var…☺ teşekkürler.

Bedenime ne çok şeyi aldığımı, aldığım lokmalara anlam vermeden tükettiğimi fark ettim. Durup düşünsem ve bir nefes alsam sanırım kendime bunu yapmayacağım. Çok teşekkür ederim. Bu gerçekten benim için çok özel bir bilinçlenme oldu. Gerçekten…

Kendimin, zamanımın, bedenimin, sahibi olduğunu yeniden hatırladım. Onun birey olduğu, kıymetli olduğu, kimseden bir şey saklamak zorunda olmadığımı idrak ettim. Zihnimdeki sis aralandı. Elbette daha keşfedeceğim şeylerin olduğu muhtemel. Ama en azından artık bunu biliyorum. Yemediğimde bir şey kaçırmıyorum. Yeniden zamanın sahibi olacak, kendime daha çok zaman ayıracağım. Sevgilerimle.

Kendime zaman ayırmam gerektiğini ve olumsuz şeylerin yerine olumlularını koymayı, yemenin açlıktan dolayı değil duygusal boyutta yediğimi fark ettim. Geçmişi bırakıp önüme bakmamı ve geçmişle ilgili olumsuzlukları bugüne taşımamayı öğrendim ☺ Teşekkür ederim, sevgiyle.

Açlığımın bu kadar güzel bir kadın olduğunu bilmiyordum, çok şaşırdım. Çok sevindim. Bu bana gani gani yeter. Bundan sonra açlığımla birlikte çok eğleneceğimizi seziyorum.

Kayıt bilgileri:

Tarih:     21 Nisan Cumartesi – 9:30 – 11:30

Mekan:   Hilton Bosphorus Istanbul

Kayıt için direk bizi (0212 352 7087) veya Motherslandtr’yi arayabilirsiniz (0533 921 2663). Katılım sınırlıdır. Ücretin ödenmesi kesin kaydı sağlar.

Mindfulness’a Ulaşmayı Engelleyen AKIL TUZAKLARI

Mindfulness (bilinçli farkındalık), gittikçe kaotikleşen hayatımızda bize nefes aldıracak bir kavram… An’da kalabilmek, geçmişin gölgesinin yarattığı depresyondan kurtulup, belirsiz geleceğin yarattığı kaygıyı en aza indirebilmek hepimizin hedefi… Herkes, hepimiz bu zihin / akıl durumuna ulaşmaya çalışıyoruz. Bu hedefe ulaşabilmek için aklımızın bazı tuzaklarını fark etmek ve onlardan vazgeçmeye çalışmak bu yolda atacağımız ilk adımlardır. Odaklanacağımız akıl tuzakları şunlardır:

  1. Felaketleştirme: Gelecek zaman olasılıklarını, en kötü senaryoları düşünerek kendine işkence etmek… Endişenin bir dozu aslında iyidir, bizi dikkatsiz, sorumsuz olmaktan alıkoyar. Bazen de ani bir kararla harekete geçirir. Ancak endişe, çok az veya hiç kontrolümüz olmadığı durumlarda da devreye girebilir. Ör: Uçuş korkusu, evinize hırsız girmesi… Geleceğin olumsuz ihtimalleri, en kötü senaryoları, günümüzde gerçekleşenleri yanıltır ve onlar üzerinde tahakküm yaratır.
  2. Direkt sonuca gitme: Tüm önemli, ilgili bilgi, veri ve olasılıkları incelemeden direkt sonuca gitmek… Siz fark etmeden beyin kısa yollar oluşturmayı sever. Ancak bu şekilde düşünerek, sadece geçmiş bilgi ve deneyimlerin, gelecekteki bir sonucu tahmin ettirmesine meydan verirsiniz.
  3. Tünel düşünme: Bir silindirden baktığınızı hayal ederseniz ne görürsünüz? Veya ne görmezsiniz? Tünel düşünmeyle, zihniniz olasılıkları ve seçenekleri dışarıda bırakır, tek seçenek sadece tünelde ilerlemek ve sonundan dışarı çıkmak kalır.
  4. Onay tuzağı: Mevcut düşünme şeklinizi destekleyecek bilgileri aramak… Geçmiş deneyim ve bilgiler, çevrenizdekilerin düşünceleri kararlarımıza destek olabilir/olmalıdır, ancak her zaman faydalı olmayabilirler. Onay tuzağı, ön yargının da temelini oluşturur.
  5. Rahatlık tuzağı: Başkalarının düşünce şekline kapılmak… Kral çıplak hikayesi tam bu tuzağı anlatır (Yeni kıyafet giydiğini zannederek çıplak gezen krala kim karşı çıkabilir?). Çoğumuz, bize söyleneni sorgulamayı, kaba ve müdahaleci olarak algılayabiliriz ancak duyduklarımızı sorgulamazsak, kendi düşünce mekanizmamızı harekete geçirecek içgüdülerimizi de köreltiriz. Herkesle aynı düşünmek, sosyal rahatlık sağlar ancak böylelikle özümüzü kaybedebiliriz ve kendi yıkımımıza yol açabiliriz.
  6. Ölü yatırım tuzağı: Daha önceden sarf ettiğiniz ve geri alamayacağınız çaba, zaman ve hatta belki paranın, sizi bir şeyi sonlandırmaktan alıkoyması… Bu nedenle size hiçbir getirisi olmamasına rağmen daha fazla yatırım yaparsınız ve bu süreç kara kuyu gibidir, sizi içine çeker ve geri çıkamazsınız. Tabii ki sorumluluklarınızdan, taahhütlerinizden çok çabuk vazgeçmek uygun olmaz, aksi halde hiçbir şey başaramazsınız, projelerinizde sonuca ulaşamazsınız. Ancak ‘’bırakmayı reddetme’’, sizin şimdi ve şimdiden sonra olanlara odaklanmanız gerekirken, geçmişin şimdiyi dikte ettirmesidir.
  7. Suçlama tuzağı: Ters giden bir durumun tüm sorumluluğunu birisine veya bir şeye yüklemektir. Bir durum oluştuktan sonra onu değiştiremeyeceğiniz için bu tuzağın hiçbir faydası yoktur. Ancak geçmişte olanı kabul edemediğinizde, şimdi olana da odaklanamazsınız ve onu yönetemezsiniz. Suçlama oyununun tuzağına düşersiniz. Tüm tuzaklar gibi, zihin tuzakları da sizi, farkında olmadığınızda hızlıca yakalarlar ve onlardan kurtulmak zordur. Bu tuzakların sadece ‘’farkına varmak’’ ilk ve kocaman bir adımdır. Onları fark ettiğinizde, özgürleşirsiniz. Geriye sadece harekete geçmek kalır.

**Bu yazı Gill Hasson’un Mindfulness kitabından alınmıştır

Travma Sonrası Stres Bozukluğu

Yılan ısırığı öldürmez, bizi asıl öldüren, ısırıktan sonra damarlarımızda dolaşan zehirdir.

It’s not the snake bite that kills us, it’s the venom that runs through our veins after the bite that kills us

Dr. Wayne Dyer

Tehlike altında olduğunuzu hissettiğinizde veya bir travmaya maruz kaldınızda, üç şekilde tepki verebilirsiniz: savaşma, kaçma veya donma. Tehlike geçtikten sonra genellikle kişi eski haline döner ve hayatına devam eder. Ancak bazı durumlarda travma veya tehlikenin anısı kaybolmaz, sürekli acı dolu, üzücü  hatıralar aklınıza gelir ve kendinizi savunmasız hissedebilirsiniz. Böyle bir durumdaysanız, Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) yaşıyor olabilirsiniz.

Her ne kadar bu durum can sıkıcı olsa da, çözümsüz değildir. Pek çok terapi modelinde TSSB tedavisi mevcuttur.  Deneyimsel terapi yöntemlerinden birisi seçerseniz, TSSB semptomlarınızı hafifletebilir ve geçirebilirsiniz.

TSSB’ye yol açabilecek travmatik olaylar

  • Sevdiğiniz birinin vefatı
  • Savaş
  • Doğal Afetler
  • Taşıt kazaları
  • Terör saldırıları
  • Cinsel veya fiziksel taciz
  • Tecavüz
  • Kaçılırma
  • Çocukluk zamanında ihmal edilme

Sık görülen TSSB belirtileri

TSSB belirtileri herkesde farklı şekilde  ortaya çıkar çünkü kişilerin sinir sistemleri ve strese toleransları farklıdır. Genellikle travmatik bir olaydan hemen sonra, onu takip eden saatler veya günler içerisinde TSSB belirtileri gösterilir. Ancak bazı durumlarda bu belirtilerin ortaya çıkması, haftalar, aylar veya hatta yıllar alabilir. Derinlerde gömülü olan bir tetikleyici olay, söz, hareketle kendini gösterebilir. Genellikle üç temel belirti vardır:

Travmayı tekrar deneyimlemek: Size üzüntü, acı veren anıları hatırlayabilir,  ani imgeler gözünüzün önüne gelebilir veya kabuslar görebilirsiniz. Bununla beraber bu anılar canlandığında bazı fiziksel belirtiler de olabilir: terleme, kalp çarpıntısı, bulantı hissi vs.

Travmanın hatırlatıcılarından kaçınma: Travmayı hatırlatacak yerlerden, insanlardan, düşüncelerden kaçmayı deneyebilirsiniz veya olayın önemli kısımlarını unutabilirsiniz. Etrafınızdakilerden soyutlanmış, duygusal olarak uyuşmuş hissedebilirsiniz veya genel olarak hayata karşı ilginiz azalmış olabilir. Kendiniz için kısıtlı bir gelecek hissedersiniz.

Kaygının  ve duygulanımın artması: Uyku bozukluğu, gerginlik, öfke patlamaları hissedebilirsiniz. Odaklanma sorunu,  hiper hassasiyet yaşayabilir veya sürekli tedirgin olarak hissedebilirsiniz.

Çok görülen diğer belirtiler:

  • Utanç veya kendini suçlama duyguları
  • İhanete uğramışlık veya güveni kötüye kullanılmışlık hisleri
  • Depresyon veya umutsuzluk (ihtihar düşünceleri de eklenebilir)
  • Madde bağımlılığı
  • Fiziksel ağrılar ve acılar (bedensel hastalıklar)

TSSB Terapisi

Travmanızın ciddiyetine, sizde bıraktığı etkilere bağlı olarak adım adım izlenebilecek yollar vardır:

  1. Fiziksel egzersizler, endorfin salgılatırken aynı zamanda,  sizi bedeninize odaklayarak, sinir sisteminizin “kilidini açar” ve içinizde donup kalanları harekete geçirir.
  1. Sinir sisteminizi, mindfulness (bilinçli farkındalık) çalışmlarıyla regule edebilirsiniz. Bilinçli nefes hızlıca sizi rahatladır. Nefesinize odaklanarak, en az 10 olmak üzere 100’e kadar nefes alıp verebilirsiniz. Sizi negatif tetikleyen durumlar olduğu gibi rahatlatan, sakinleştiren hareketler, aktiviteler de olabilir, örneğin, bir kahve veya çay içmek, belirli bir koku koklamak, bir hayvan sevmek, yemek pişirmek, vs…
  1. Başkalarıyla iletişime girerek de stresinin azaltabilirsiniz. Sizi iyi hissettiren arkadaşlarınız olabileceği gibi, bir hobi kursuna yazılabilir, atöyle çalışmalarına veya TSSB ile ilgili destek grubuna da katılabilirsiniz.
  1. Sağlıklı yaşam  seçimleri yapmaya çalışın. Insülin dalgalanmaları yaptırmayacak sağlıklı besinler tüketmek önemlidir. Rafine şeker, un ve alkoldan uzak durmak, bol su içmek iyi gelir. Özellikle ek olarak omega 3 yağı alabilirsiniz, bu yağ bedende insülasyon görevi görür. Yeterli uyku şarttır, gerekirse bitkisel desteklerden faydalanabilirsiniz. Rahatlamak için boş zamanlar da bırakmak iyi olur.

Tüm bunlar yeterli gelmezse profesyonel olarak TSSB terapisi almak gerekir. Belirtilerinizin şiddetine göre bir psikiyatr ilaç tedavisi başlayabilir. İlaç tedavisinin yanı sıra psikoterapi de uygulanması uygun olur. Psikoterapinin “deneyimsel /yaşantısal” olması tedavinin kalıcılığını garantiler. Sadece bilişsel çalışmak geçici rahatlık sağlar, deneyimsel terapiler dönüştürücüdür.

Bilinçaltı çalışmaları deneyimsel terapilere dahildir. Terapi sürecinde danışanı rahatsız eden belirtilere odaklanılır ve onlar hafifletilirken güven ortamı oluşturulur. Danışanın hızına, isteğine bağlı kalınarak adım adım travma çalışması yapılır. Biliçdışı imgelerle çalışıldığı için terapi süreci genellikle hızlı ilerler. Terapi seans sayısını kesin olarak söyleyebilmek imkansızdır ancak ilk 5 seans sonunda genellikle bayağı yol alınmış olunur.

Detaylı sorularınız için merkezimizle iletişime geçebilirsiniz.

Fobiler

Fobi, sıradan korku duygusuna göre daha şiddetli hissedilen bir tür kaygı bozukluğudur. Canlı veya cansız varlıklara veya bir mekana, duruma yönelik hissedilebilir. Hissedilen korku, verilen tepki mantık çerçevesinin dışında kalır. Fobi yaratan koşulla karşı karşıya kalındığında büyük sıkıntı, panik hali yaşanabilir. Ekstrem durumlarda kişi, can güvenliği dahi tehlikeye atacak şekilde, adeta kontroldan çıkmış gibi, kendini fobiden “kurtaracak, uzaklaştıracak” davranışlarda bulunabilir (Sokağa, trafiğe fırlama, ortamı terk etme, dehşetle bağırma, bayılma, …)

Fobiler basit veya karmaşık olabilirler. Basit fobilerde, korku yaratan durum, nesne net bir şekilde bilinir. Hatta kaynaklandığı, ortaya çıktığı an bile hatırlanabilir. “6 yaşımda köpek saldırmıştı, o zamandan beri her köpek gördüğümde bayılacak gibi oluyorum” der danışan…

Karmaşık fobilerde ise hem birden fazla tetikleyici korku nesnesi olabilir hem de nerden kaynakladığı, nasıl başladığı bilinmez. “Kendimi bildim bileli böceklerden korkarım, karafatma gördüğümde bayılacak gibi oluyorum”. Karmaşık fobilerde, fobi temaları katman katman birbirini örtmüş veya içiçe geçmiş olabilir. Bazen de toplum baskısı, otosansür sebebiyle açığa çıkartılamayan, gizlenen sırlar, travmalar fobi şeklinde kendini gösterebilir. “Aslında kediler çok güzel hayvanlar ama sürtünmelerine dayanamıyorum, bayılacak gibi oluyorum” diye birisi cinsel tacize uğramış olup, bu travmasını hayvan fobisine dönüştürmüş olabilir (bilinçaltı seviyesinde).

Fobi tedavilerinde, çeşitli terapi modelleri kullanılabilir. Adım adım duyarsızlaştırma, maruz bırakma uygulanabilir. Hangi terapi modeli seçilirse seçilsin, fobinin kaynağını bulmak ve fobiyi yaratan sebebi “yeniden çerçevelendirerek” danışanın hayatına olan olumsuz etkisini ortadan kaldırmak gerekir. Fobi tedavilerinde giderek daha fazla “sanal gerçeklik” (virtual reality) araçları da kullanılmaya başlanmıştır. Fobinin çeşidine göre (ör. Yüksekli, uçuş, mekan fobileri gibi) bu araçlar faydalı olabilir.

Ben kişisel fobi terapimde, davranışçı bilişsel tekniklerle, regresyon terapisinin harmanlanmasını kullanıyorum. Adım adım bilinçaltı çalışmalarla fobinin kaynağına iniyoruz ve kaynağı keşfettiğimizde yeniden çerçevelendirerek onu dönüştürüyoruz. Basit fobiler 2-3 seansda çözüme kavuşurken, karmaşık fobilerin terapisi daha uzun sürebiliyor.

Özel olarak, Uçuş fobisinin terapisinde ise sanal gerçeklik aracı kullanıyoruz. Uçuş fobisine özel bir protokolu www.keyifleucuyorum.com sitesinde bulabilirsiniz.

Online Terapi

Online terapi, Skype üzerinden gerçekleştirdiğim ve yüz yüze terapi kadar etkili olan, aynı anda ve sizin için uygun bir yerde tedavi almanın hızlı ve kolay bir yoludur. Sık seyahat ediyorsanız, yurtdışında yaşıyorsanız veya Akatlar’daki merkezime ulaşmakta güçlük yaşarsanız bu terapi sizin için idealdir. Dilerseniz iletişim formunu doldurup, konu kısmına Online Terapi yazıp size 24 saat içinde geri dönüş yapmamı isteyebilir, Skype butonuna tıklayarak en kısa sürede gerçekleşecek bir online terapi talep edebilir ya da 1o dakikalık ücretsiz tanışma seansı için kayıt olabilirsiniz.

Daha fazla bilgi veya demo online terapi randevusu almak için lütfen arayın veya formu doldurup gönderin: 0212 352 70 87 bilgi@senizunal.com

İlişki Terapisi

Başkaları hakkında bizi rahatsız eden herşey, kendimizi anlamaya, keşfetmeye sevkeder.

Everything that irritates us about others can lead us to an understanding of ourselves.

Carl Jung

İlişki terapisi deyince ilk olarak aklımıza genellikle bir kadın ve erkek arasında görülen, romantik natürlü ilişkinin daha sağlıklı, doyumlu, problemsiz olması için yapılan çalışmalar gelir.

Ancak kadın-erkek (veya aynı cinsiyetteki iki kişi) arasındaki romantik natürlü ilişkiler, genel olarak kişiler arası ilişkilerin çok küçük bir alt kümesidir.

Bir insanın pek çok farklı (artı ve eksi) yönü vardır. Adeta içinde yüzlerce farklı minik insanlar barınır. (bu duruma anlamak için Ters Yüz isimli animasyon çocuk filmini tavsiye ederim 🙂 İnsan içinde bulunduğu duruma, geçmişine, deneyimlerine, beklentilerine göre farklı şekillerde davranabilir, tepki verir. Karşısındaki insan da (uzun ve/veya yoğun ilişki yaşadığı her hangi birisi olabilir) onun tepkisine maruz kalır. Bu tepki yumuşak, nazik, keyifli olabileceği gibi bazen de sert, şiddet dolu, kırıcı olabilir. Bazen bu tepkiler uzun bir süre aynı olurken, bazen de çok kısa süreli dalgalanmalar şeklinde kendini gösterebilir. Bazen de belirli bir durum ve insana karşı özel tepkiler de gelişebilir…

“Çift / aile terapisi” diye terapinin bir alt kümesi vardır, hatta bu konuyla ilgili özel eğitimler, terapi merkezleri bile kurulmaktadır. Bu alt kümenin kendine özel konuları vardır (cinsellik gibi). Büyük çoğunlukta iki farklı cinsiyet arasında gerçekleşmesi de birbirini uyum sağlamayı zorlaştırabilen unsurlardan birisi olabilir. Bence bu ilişki tipinin en özel durumu “ilişkinin bitirilebilme”sidir. Çoğu çift terapiye “tamam mı devam mı” sorusu ile başlar (her zaman dile getirilmese de)

Bir de “bitirilmesi” neredeyse imkansız ilişkiler vardır ki esas bunlarda büyük sıkıntılar, kavgalar görülür. Ancak nedense bu ilişkilerin iyiliştirilmesi için terapi pek akla gelmez. Ancak kişiyi en fazla yaralayan, hırpalayan keza aynı şekilde büyüten, geliştiren ilişikiler de bunlardır.

Örneğin:

  • Evebeyn – çocuk ilişkisi
  • Kardeş ilişkisi
  • Gelin/damat – kayın aile ilişkisi
  • Uzun soluklu, derin arkadaş ilişkisi
  • İş ortaklık ilişikileri
  • Patron-eleman ilişkisi

Tabi ki özünde insanın en önemli ilişkisi kendisi ile olan ilişkisidir! Kiminle karşılaşırsa karşılaşsın, kendisi anlayıp, artı yönlerini keşfedip onların sesini yükseltmeden, eksi yönlerini de farkedip onları dönüştürmeden, girdiği ilişkilerde arzu ettiği huzuru, doyumu, keyifi bulamaz.

Bu nedenlerle ilişki terapileri aslında insanların öncelikle kendilerini keşfetmelerini sağlatmalıdır. Kişiler, isteklerini, arzularını, tolerans sınırlarını, gelecek hedeflerini belirledikten sonra ilişkilerini sağlıklı olarak analiz edebilirler ve o ilişkilerde kalıp kalmamayı tercih edebilirler. Eğer kalmak zorundalarsa da sağlıklı sınırlar koyabilirler.

İlişki Terapi Seansları

Genel olarak 12 seanslık bir terapi süreci ilişkinin dinamiğini anlamak ve tarafların kendilerini tanımaları, ilişkiye ne kattıklarını keşfetmeleri ve ilişkinin geleceğini şekillendirebilmeleri için yeterli bir süreçtir.

İlk 2 seans ilişkiyi yaşayanlar beraber gelirler. Ardından her bir taraf ile 4’er bireysel seans yapılır.  Sonra son 2 seansta da beraberce tarafların birbirlerine “kendi keşiflerini”ve “beklentilerini” anlattırlar ve ilişkilerindeki “yeni kuralları, sınırları, keyifleri” belirlerler.

Seanslar genellikle haftalık olarak planlanır. Duruma göre daha sık veya seyrek de gerçekleştirilebilir.

İhtiyaç halinde bireysel veya toplu ek seanslar da planlanabilir.

Bireysel Terapi

Terapi, nehri geçmek için kullanılan bir teknedir, sadece, karşı kıyıda inmeyi hatırlamamız gerekir…

Therapy is a boat to cross the river, we just have to remember to get off on the other side…

Caroline Myss

Herkesin hayatında inişler, çıkışlar olur. Mutlu zamanlar olduğu kadar, zor, tehditkar, üzücü, boğucu veya çözümsüz hissettiren anlar da olur. Böyle zamanlarda insan genellikle ilk başta, etrafından destek arar. Ancak dost/akraba/arkadaş yerine, soruna ‘’objektif-tarafsız’’ bir gözle baktıracak bir uzman, sorunun odağına kısa sürede ulaştırabilir. Çözüm odaklı, deneyimsel, dönüştürücü bir terapi metodu uygulayan bir uzman, kişinin sıkıntısını kısa zamanda giderebilir. Özellikle kronik, belirli bir pattern ile tekrarlanan konularda uzman desteği çok faydalıdır.

Her psikolog terapi yapabilir mi?

Hayır! Psikoloji lisans eğitimi, psikoloji hakkında teorik bilgiler verirken, belli konulara odaklanarak araştırma yaptırtır. Bazı bölümler staj imkanı sağlayabilir.

Master veya doktora eğitimi, odaklandığı uzmanlık alanına göre bir miktar terapi deneyimi kazandırabilir.

Terapi yapan psikolog (Psikoterapist) veya psikiyatr seçtiği terapi modelinin eğitimini, genellikle, eğitim vermeye yetkili birisinden, bir merkezden alır. Bu eğitim teorik bilgiler, terapiste ‘’öz-farkındalık’’ kazandıracak çalışmalar içermelidir. Ardından da süpervizyon süreci olmalıdır. Öz farkındalığı yüksek bir psikoterapist, danışanına gerekli empatiyi de göstererek, onu deneyimsel ve dönüştürücü bir terapi sürecine alabilir.

Hangi psikoterapi modeli bana uygundur?

Halen onlarca farklı terapi modeli bulunmaktadır. Kişi, ihtiyacına ve maddi, manevi imkanlarına göre farklı çalışmalara ulaşabilir. Önemli olan seçilen terapi modelinin deneyimsel ve dönüştürücü “experiential and transformational” olması gerekir. Sadece akıl seviyesinde yapılan terapiler semptomları geçirebilir ancak kesin ve derin bir tedavi sağlamayabilir.

Bireysel psikoterapi belirli bir tema için tercih edilebileceği gibi, kişisel gelişim konusunda da faydalı olabilir. Aynı dili konuşuyor olmak birbirimizi yüzde yüz anlıyoruz anlamına gelmez. Çoğu zaman söylediklerimiz ile duygularımız, isteklerimiz uyuşmaz. Çeşitli nedenlerle kendimizi olduğumuzdan farklı ifade ederiz bu da ilişkilerimize yansır. En önemlisi de kendimizle olan ilişikimize yansır. Psikolojik bir sıkıntının özünde, kalp ile akıl arasında çelişki yatar çoğu zaman…

Dikkat edilmesi gereken ve çoğu zaman da ihmal edilen bir husus vardır. Bazı psikolojik sıkıntılarımızın kaynağı biyolojik olabilir. Hormonal değişiklikler, mineral, vitamin eksiklikleri, çeşitli biyolojik hastalıklar da psikolojimizi etkiler. Bu nedenle psikoterapiye başlanmadan önce genel bir sağlık taramasından geçmek faydalıdır.

Kişisel pratiğimde, farklı ekollerde aldığım tüm eğitimleri harmanlayarak eklektik bir terapi tarzı uyguluyorum. Kendi terapi tarzımın özelliklerini sıralamam gerekirse:

  • Deneyimsel ve dönüştürücü çalışmalar içeriyor
  • Bilinçdışı ve bilinçaltını devreye sokacak egzersizler yer alıyor
  • Seans dışında kitap, film önerileri ve çeşitli farkındalık kazandırıcı ödevler içeriyor
  • Seans aralarında email ve gerekirse mesaj ve telefon aracılığıyla iletişimde kalınıyor
  • Sorun ne olursa olsun, varoluşçu temalara değiniliyor (hayat amacı, yanlız kalma korkusu, ölüm korkusu, sorumluluk/özgürlük temaları, …)
  • Belirli sayıda seans yaptıktan sonra (kişiye göre farklılık gösterir) molalar vererek farkındalıkların, deneyimlenilenlerin hayata aktarılıp aktarılamadığı kontrol ediliyor
  • Benimle çalışmak isteyen bir danışandan kendini ve problemi, beklentisini anlatan bir yazı talep ediyorum (e-posta olarak). Akabinde istenirse, kısa bir telefon görüşmesinin ardından randevulaşıp, ilk görüşmeye hazırlanıyorum. Gelen yazı, danışan hakkında vakit kazandırıp, çok önemli ipuçları verip, benim terapist olarak nasıl destek olabileceğim hakkında da bir kanaat oluşturuyor.
  • Benim kişisel çalışma stilimde, bir seans 60 ila 90 dakika arasında değişir. Deneyimsel, dönüştürücü terapilerde bilinçdışı imgeleme çalışmaları, biraz daha uzun zaman gerektirir. Başlangıçta 90 dakika süren bir seans, danışan deneyim kazandıkça, 60 dakikaya kadar inebilir. Ortalama 75 dakika civarındadır.

Tutulmayan sözler…

Söz vermek ne demektir? Hem Türkçe hem de İngilizce sözlüklerde baktım. “Kesinlikle yapacağını söylemek” diye açıklıyorlar. Hatta dini yorumlar yapan siteleri bile okudum. Bir hadiste “verilen sözü tutmamak münafıklıktır (iki yüzlülük)” diyor. Benim şahsi lugatımda da “bir işin altına imza atmaktır”. Tutmadığım, tutamadığım söz ruhumu, kalbimi acıtır, vicdan azabı çekerim. Unutarak veya elimde olmadan tutamadığım sözler için ise elimden geleni yaparım, özür dilerim, telafi etmeye çalışırım.

Başta ailem olmak üzere, aldığım eğitim, okuduğum kitaplar, esinlendiğim kişiler hep aynı telkini yaptılar.

Yaşadığımız toplumun dengeli, huzurlu olarak var olabilmesi, sağlıklı sınırlar koyulabilmesi, kişisel veya genel sözlerin tutulması ile gerçekleşiyor. Ehliyetimi alırken trafik kurallarına uyarak araba kullanmaya söz veriyorum. Ev kiralarken komşuları rahatsız etmemeye, gürültü yapmamaya, tepelerinden pislik dökmemeye söz veriyorum. Okula kayıt olduğumda öğretmenimin dediklerini yapmaya, arkadaşlarıma saygılı olmaya, vaktinde gelmeye söz veriyorum. Evlenirken eşimi sevip sayacağıma, onu aldatmayacağıma, iyi ve kötü günde onun yanında olacağıma da söz veriyorum. İşe girerken, mesai saatlerime uyacağıma, verilen işi eksiksiz yapacağıma, şirketimin özelini başkalarıyla paylaşmayacağıma söz veriyorum. Onlar da karşılığında belirli periyotlarda bana önceden belirlenen maaşı, primi ödeyeceklerine, kariyer planımı yapacaklarına, tarafsız olacaklarına söz veriyorlar….

Bu liste sayfalarca uzayabilir…

Kişisel seviyede de sözlerin tutulması çok önemli. Duygusal olarak, vicdanen, gece yastığa başımı koyduğumda huzurlu bir uyku uyuyabilmek için sözlerimi tutmalıyım. Var olduğum aileye, topluma borcumu ödeyebilmek için sözlerimi tutmalıyım. Sağlıklı ilişkiler için, ruhsal karmamı kirletmemek için sözlerimi tutmalıyım…

Ancak…. İnsan beşer kuldur şaşar … demiş atalarımız…

Şaşar da beklenmedik insanların şaşırması da bizi çok şaşırtıyor, sarsıyor, dağıtıyor, inancımızı sorgulatıyor…

Son zamanlarda hem şahsi meselelerimde hem de yakın çevremdekilerde pek çok tutulmayan söz vakası görüyorum. Bazıları el sıkışarak verilmiş sözler, bazıları ise yazıya dökülmüşler. El sıkışarak yapılan anlaşmaları bozmak, inkar etmek daha kolay olsa da, bozmaya niyetli olanlar yazılı anlaşmalardaki satır aralarını, yazılmayanları bulup ortaya çıkartıyorlar. Koca koca okumuş insanlar, küçük çocuklar gibi mızıkçılık yapıyorlar. Bugün A dediğine yarın Z diyebiliyorlar… Üstelik de gözünün içine baka baka, bir sürü şahitlerin olduğu halde “sen yanlış biliyorsun” diyebiliyorlar. Ne için? 3 kuruş fazla para için genellikle…

Kişisel olarak başkalarını düzeltmek, doğru yola getirmek gibi misyonumuz yok, istesek de yapamayız, haddimiz değildir. Ancak kendimize bakıp, kendimizi düzeltirsek, bir nebze yakın çevremize etki yapabiliriz.

Bu sene başında Küçük Ruhun Hikayesi başlıklı bir yazı yazmıştım, aynalamaya giriş olarak.Pratiğe yansıması şöyle olabilir:

Benim etrafımda bir sürü sözünü tutmayan insan var. Hem bana, hem de yakın arkadaşlarıma. Arkadaşlarımın ki hayrete düşürürken, benim yaşadıklarım ise beni yaralıyor, madden zarara sokuyor, inancımı zedeliyor. Demek ki bu konunun enerjisi etrafımda dolaşıyor. Şimdi ve burada “verilen sözler” hakkında bir farkındalık keşfetmem gerekiyor… Tüm bunlar bana ne anlatıyor olabilir?

1- Benim verip de tutmadığım sözler var mı? Ara sıra aramayı atladığım arkadaşlarım, danışanlarım olabiliyor. Nihayet aradığımda özür dileyip, telafi etmeye çalışıyorum. Ödenmemiş borcum yok. Uzun zamandır kerhen söz vermişliğim de olmuyor açıkçası, gerçekten kalben istemediklerimden uzak durmaya çalışıyorum.

2- Beni yaralayanlardan ne öğrenebilirim? Bunun için önce onlar hakkında aklıma ilk gelen sıfatları düşündüm: “hain” ve “korkak” geldi. Kendi içimde bu sıfatların ne anlama geldiklerini bulmaya çalıştım. Hain sıfatı için bir meslektaşımdan bana regresyon terapisi uygulamasını rica ettim. Enteresan çıkarımlar oldu, korkak sıfatını da içine alan… Bu tarz kişilerle yüzleşmekten çekindiğimi, tatsızlık çıkmasın diye alttan aldığımı, hatta hakkımı bile teslim ettiğimi fark ettim!! Ancak regresyon terapisinin sonundaki şifalanma bölümündeki mesaj çok güçlüydü. Atatürk’ün enerjisini hissettim, bana mesajı şuydu: “Biz Kurtuluş Savaşı’nı kazandık, sen bu kıytırık meselelerle mi başa çıkamayacaksın?” üffff, utandım valla…

Bir de kimle, ne konuda olursa olsun, tüm anlaşmaları yazılı yapmam gerektiğini idrak ettim 🙂 (Kanunen email bile yeterliymiş.)

Sizin hayatınızda bu aralar hangi enerjiler yoğun? Çoğu zaman kendi içinize dönerek veya bir araç ile farkındalık yaşayabilirsiniz (çeşitli kartlar – arketip, tarot, melek vs – i ching – okuduğunuz kitap – seyrettiğiniz film vs olabilir). Çok zorlanırsanız da destek istemekten çekinmeyin. Enerjinin içinden geçmek zor gibi görünse de içinde kalmaktan kat be kat iyidir. Özgürleştirir!!

Hele bir de kendimize verdiğimiz ancak tutumadığımız sözler var ya… Ansiklopedi yazılır bu konuya….

Kendini ifade – 7.5 yaşın dürüstlüğü

Sınır koymak, gerçek duygularımızı, beklentilerimizi ifade etmek, istemediğimiz şeylere hayır diyebilmek…

Çocukken rahatça yapabilirken, hangi yaşlarda bunları yapmaktan vazgeçiyoruz? Başımıza gelen hangi olaylar bizi, kendimize sansür koymamıza yol açarak, dürüstçe konuşmaktan alıkoyuyor?

Bu sorular terapi odalarının ana temaları. Tüm psikolojik, psikosomatik rahatsızlıkların altında bu konular var. Terapistler bu sorulara, dürüst, içten, samimi cevaplar buldurmaya çalışıp, hayatlara uygulatmaya çalışıyorlar. Gerçek ben’e ulaşmak, kalbimizin dileklerine kavuşmak için…

Yetişkinler açıkça konuşulmayan gerçekleri, duyguları paylaşmak isteğiyle doluyken neler yaşarlar?

Önce gerçekler, artık bastıramayacakları kadar fokurdar insanın içinde, acı vermeye başlar.

Arkadaşlarla konuşulur, hatta gerekirse koçlarla, terapistlerle… Bir sürü kişinin fikri alınır. Genellikle farklı açılardan bakanlara sorulur ve sonunda iyice çorba olunur…

Tüm bu sürede, sağlıklı bir konuşma yapacak duygusal denge bozulduğu için, nihayetinde adeta patlama yaşanırcasına gerçek duygular “dökülür”.

Akabinde iki sonuç olur. Eğer  karşı taraftan olumlu tepki alınırsa “ay şimdiye kadar aklım nerdeydi, salak kafam, boşu boşuna kendime işkence çektirerek zaman kaybettim” denerek mutlu olunur.

Eğer karşıdan beklediğimiz cevabı alamazsak, önce hayal kırıklığı yaşarız. Ardından adeta uygunsuz bir şekilde yakalanmış gibi utanç ve pişmanlık hissederiz. Tabi önce karşımızdakine sonra da kendimize duyduğumuz öfkeyi de unutmamalı… Bu noktada tekrar destek ve savunma mekanizmalarına başvurulur…

Her durumda hissedilen ortak his “rahatlama” ve “hafifleme”dir! Birden taşıdığı tüm yükleri atmış balon gibi havalanıveririz. Adeta yeni nefes almayı öğrenmiş gibi derin nefesler alırız. Kafalar hala karışık olsa da içsel bir dinginlik ve keyif hali yaşarız. Sonuç ne olursa olsun görüşümüz berraklaşır, hayata bakışımız netleşir. Farklı bir umut dolar içimize “eee şimdi bakalım neler olacak? what is next?” 

Yetişkinlerin yukarıdaki süreci yaşamaları farklı sürelerde olur, birkaç saatten, birkaç güne, haftaya hatta yıla uzayabilir… Peki 7.5 yaşındaki (henüz aksi telkin yapılmamış) bir çocukta nasıl olabilir? 

Bu sabah bunu gözlerimle deneyimledim 🙂 Kar tatili yüzünden günlerdir evde kalan kızımı eğlemek için yakın oturan arkadaşlarıyla program ayarlamaya çalışıyorum. Dün gece de bir arkadaşının bize gelmesi için annesi ile program yaptık. Kızım o arkadaşı ile oynamayı çok sevdiği için ona sorma ihtiyacı hissetmedim. Bu sabah, öğleden sonra arkadaşının geleceğini söyleyince birden ters bir tepki geldi: “Hayır, onun gelmesini istemiyorum!”

Çok şaşırarak, “Neden, ne oldu?”

– “Onun gelmesini istemiyorum, ben onlara gideyim…”

– “Biz annesi ile program yaptık, bugün o gelecek, başka bir zaman da sen gidersin.”

– “Hayır, onun gelmesini istemiyorum!”

– “Peki neden? Her zaman bayılırsın onunla oynamaya…”

– “O odamı çok dağıtıyor, her şeyi yere fırlatıyor sonra da toplamadan gidiyor, ben toplarken çok yoruluyorum!”

Kızımın oyun odasını toplamak onun sorumluluğunda, bu konuda taviz vermiyorum 🙂

– “O zaman geldiğinde söylersin.”

– “Hayır son sefer söyledim ama beni yine de dinlemedi, gelmesini istemiyorum. Annesini ara ve söyle!”

Ne istediğini de kesin bir şekilde ortaya koydu! Ben onu yatıştırmaya, ayıp olur falan diyerek ikna etmeye çalıştım ama nafile… Başımda durarak arkadaşının annesine mesaj attırttı. “Benim söylediğimi söylersin” diyerek de sorumluluğu üstüne aldı!

Ben çekinerek anneye mesaj attım, biz anneler kızlarımızı koruma adına belki üzülürüz, alınırız, savunmaya geçeriz, küseriz diye endişeleniyordum. Kızımın kızı ile konuşmak istediğini söyledim. Kızım telefonu eline aldı ve açık ve net şekilde arkadaşına şunları söyledi: “Ben senin bize gelmeni istiyorum ama geçen sefer çok dağıttın ve sen gittikten sonra ben çok zor topladım. Eğer bir daha o kadar çok dağıtmayacağına ve oyun bitince toplayamaya yardım edeceğine söz verirsen bize gelebilirsin.” Arkadaşının cevabından sonra da “tamam seni bekliyorum” dedi ve telefonu kapattı. Ne dedi arkadaşın diye sordum, “Tamam söz veriyorum” dediğini söyledi…

Bu kadar basit aslında galiba… alınmaca, gücenmece, darılmaca yok…